Kullarına doğru yolu gösterip onlara bunu anlayabilecek potansiyeli veren Er Reşîd olan Allah’a hamd, vahye uygun yaşantısıyla onu takip edenlere aydınlık, dosdoğru bir örneklik gösteren Peygamberine, Peygamber Efendimize salât, karanlıkları delen Gazze’ye selam olsun.
Küçük bir çocukken ilçemizde boğulma sonucu vefat eden bir gencin cesedinde açıkta kalan ayak başparmağını görmekle başladı hikâyem. O gence ne olmuştu ve nereye gidiyordu? Sokakta oynarken çiçeklerin, güneşin, ayın güzelliği ve düzeni gece düşüncelerime konuk oluyor, hayattaki bu tılsımı çözmeye çalışıyordum. Yaşamın yemeden, içmeden ibaret olmadığına bunların çok ötesinde bir anlamı olduğuna emindim artık. Merkezde ölüm gerçeği ile sorularımın cevaplarını çok farklı mecralarda aramaya başladım. Aradığım mecralar içimdeki boşluğu arttırıyor, parçalar yerine oturmuyordu. İstemeye istemeye en yakınımda olan İslam düşüncesini araştırmaktan başka çarem kalmamıştı. Bunun neticesi ne mi oldu?
Hayatın bir var edicisi vardı ve beni buraya bir amaç için göndermişti, bu yabancı diyarlarda beni yalnız bırakmamış gerek içten gerek dıştan gönderdiği işaretlerle kendini bana buldurmuştu. Kendini gönderdiği kitaplarla, peygamberlerle, bilimsel kanunlarla, kâinata koyduğu düzenle tanıtmış tüm çeldiricilere rağmen O’na gitmemi, O’nu tercih etmemi istemişti. Kendi istediğim gibi değil O’nun istediği gibi yaşamamı istemiş, sorumluluklar yüklemişti. Hayatın bu gerçeği hoşuma gitmemiş bundan sıyrılmak için kendimce beni meşgul edecek anestezime sarılmaya, derslerime daha fazla yönelmeye başlamıştım. Bir öğretmenimin ifadesiyle “öğretmenler odasında devamlı özelliklerinden söz edilen” gözde, sosyal alanda da başarılı bir öğrenciyken bunları kaybedemezdim. Köye hasta bakmak için atanan doktorun marul yetiştirip tavuk beslediği için hastaneye gitmemesi gibi Rabbime gitmek yerine farklı alanlarda oyalandım. Ta ki okuduğum kitapta karakter olarak özdeşleştiğim kahraman beklenmedik bir şekilde ölünceye kadar.
Kaçmak için her şeyi yaptığım ölüm gerçeği en soğuk yüzüyle karşıma çıkmış, bu sefer açıkta kalan ayak başparmağı benimki olmuştu. Rabbimle burada buluşmayı seçmemiş birisi olarak orada hangi yüzle karşılaşacaktım. Ve o günlerde karşıma çıkan bir ayet “Ey insan Kerim olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (İnfitar Suresi, 6.Ayet) “Ben nankör değilim, arzularıma yeniliyorum.” şeklindeki sayıklamalarım çok uzun sürmeden meyvesini verdi. İlk rauntu nefsimin kazandığı ringte bu sefer aklım, kalbim, vicdanım ve ruhum kazandı. Elhamdulillah. Var edicisinden daha iyi bildiğini iddia eden nefsime “O benim arzularımın da Rabbi.” diyerek 15 yaşında aldığım bu karar üzere yaşamayı ve ölmeyi diliyorum Rabbimden.
Yol gösteren, hidayet eden, her şeyi yerli yerine koyan manalarıyla Er Reşîd esması eşliğinde yaşadığım yolculuğumun bir bölümünü paylaşarak giriş yapmak istedim yazıma. Tüm âlemleri sonsuz mükemmellikteki sıfatları ile yaratan, yönlendiren ve yönetendir O. Her işi isabetli, her sözü doğrudur. Doğruyu gösterir isteyeni doğruya ulaştırır. Hak dediği hak, batıl dediği batıldır. Kendisi, işleri, sözleri hak olduğu gibi kullarına hakkı göstererek onları kendi hallerine bırakmaz. Anlamsız iş yapmaz. Dilediğini yapmasına engel olabilecek olmadığı gibi kimsenin rehberliğine de ihtiyacı yoktur. Her yarattığına yaratılış amacına uygun yolunu göstermiş mükemmel bir düzen içerisinde kimsenin yardımına ihtiyaç duymaksızın gayesine ulaştırmıştır. Tüm işlerin kumandası ancak O’nun elindedir. İnsanı, en güzel kıvamda tüm bunları anlayacak potansiyelde yaratmıştır.
Reşîd kelimesi rüşd kökünden türeyip “istikamet üzere dosdoğru olma, doğru yolu bulma yeteneği” anlamlarını barındırır. Kur’an-ı Kerim’de on dokuz yerde rüşd kökünden türeyen kelimeler geçmekte olup zıddı sapkınlık anlamındaki “ğayy” kelimesidir. Rüşdün mastarı olan irşat, doğru yolu göstermek ve ulaştırmak iken mürşit de bu yola rehberlik edendir.
Gözlem yapıp aklettiğimiz süreçlerin tamamı bir pusula ödevi görerek yolumuzu bulmamızı, yoldan çıkmamamızı sağlar. Allah’ın (Celle Celaluhu) kanunlarını görüp ona göre hayatı yaşamak aklın yerini bulmasıdır, akletmesidir. Aklı olmayan deli, kullanmayan ahmak olarak nitelendirilmiştir. Akıl nefsin isteklerini gözden geçirir uygun olanları kabul, olmayanları reddeder. Her isteği karşılanan nefis şımarık çocuk gibi azar zira. Nefsi aklın denetimine vermek zannedildiği gibi kolay değildir. Bunun için aklın ona yol gösterecek, onu aydınlatacak vahye ihtiyacı vardır. Akıl, birbirine bağlama manasıyla ilimle kuvvetlenince olanları anlamlandırır, güçlenir, zor olan kolaylaşır.
Aklını Kur’an ile buluşturanlar kâinatla uyumlu bir şekilde gelişip yükselme meyline cevap verir. Fiziki yolculuklarımızda yoldaki tabelalardan doğru yolda olup olmadığımızı anladığımız gibi bu yolun da işaretleri vardır. Allah’a (Celle Celaluhu) iman ve itaat edenler (Bakara Suresi, 186. Ayet), imanı sevip kalbine yerleştirenler (Cin Suresi, 14. Ayet), inkâr ve isyandan nefret edenler (Hucurat Suresi, 7. Ayet), aklı başında olup kârını ve zararını bilenler (Nisa Suresi, 6. Ayet) ile yol sağlamlaştırılmıştır. Yoldan çıkma, yolu kaybetme olarak ifade edilen sapıklık içinde kalanların özellikleri ise hakikatin kendileri dışında birinin gösterilmesini kabul etmemeleri, kendilerini büyük zannetmeleridir. Gerçeği kabul ettikleri halde iradelerini kullanmayıp zayıflatanları bunun dışında tutsak bile bir süre sonra onların da bu düşünceye kaymaları kaçınılmazdır. Yerinde duruyor zannettiklerimiz dahi ya yaklaşıyor ya da uzaklaşıyordur zira.
Yol boyunca çeldiriciler ve hatırlatıcılarla sınanır kişi. Çeldiricilere prim veren batıla doğru yol aldığının farkında olup buna bir bilinç ve şuur eşlik ettiği için mağdur değildir. Kişi ilk hatayı yaptığında çok zorlanır, ikincisini daha kolay yapar, üçüncü hatayı kendi arar bulur, dördüncüsünde severek hata yapar. Bedensel hastalıkların evreleri olduğu gibi ruh hastalıklarının da evreleri vardır. Bunu seçen birey zararlı bir alışveriş yapmıştır. Kişiyi buna iten zeminin sağlam olduğunu zannedip işlerin kendi kontrolünde olduğu yanılgısıdır. Babasının kanser hastalığına yakalandığını öğrenen birinin “Ama bu mümkün değil, babam sağlıklı besleniyordu, spor yapıyordu, takviye alıyordu. Gerekli her şeyi yapıyordu” şeklindeki itirazını okumuştum zamanın birinde. “Eksik bir şeyler vardır muhakkak yoksa hasta olmazdı.” düşüncesiyle kendisini bundan uzak görmesi kişinin bu kaygan zeminin sağlam olduğu yanılgısına kapılmasıdır.
Hastalıkla, sıkıntılarla, kayıplarla kişiyi yola getirmeyi dilemesi Allah’ın (Celle Celaluhu) kulundan vaz geçmemesinin sonucudur. Hazır yola gelmişken gönüllü bir şekilde yolda kalmayı isteyebilir belki ama o istemezse Allah (Celle Celaluhu) kimseyi zorla yolda tutmaz. Layıksa, kişi kendisi dilerse Firavun’un sarayında da olsa yolunu bulur, değilse Peygamber çocuğu veya eşi bile olsa iman etmez.
Er Reşîd esmasının tecelli ettiği kul bu dünyaya sadece iyi olmak için gelmediğini, dünyanın iyileşmesine katkıda bulunmak için de geldiğini bilir. Kurtuluş gemisine limanda kalan son bir yolcuyu bile almadan geminin harekete geçmeyeceğini, sorumluluğunun sadece kendisine değil, tüm insanlığa yönelik olduğunu da bilir. Benim cennete gidebilmem bizim cennete gitmemize bağlı şiarıyla hareket eder. Doğru yolu gösterme yeteneğinin kendisine verildiğini bilir zira. Kendisi en güzel nimetlerle nimetlenirken başka insanlara da bu vadide yardımcı olmaya çalışır. Atası İbrahim’in “Beni yaratan elbette yolumu gösterir.” müjdesiyle gösterilen bu yola girebilmesi, ilerleyebilmesi, yolda kalması için Er Reşîd’den yardım ister.
Yolun sahici olduğunun, sonsuz mutluluğa çıktığının şuuruyla dinini muhafaza eder. “Rabbim beni yolun en güzeline, en iyisine iletsin” diyen Hazreti Musa (Aleyhisselam) bilinmezlere giden yolculuğunda kendini nasıl güvende hissediyorsa o da kendini emin ellerde hisseder. “Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl.” (Kehf Suresi, 10. Ayet) eğitimini almış bir peygamber duasıyla yazımıza son verelim.
“Allah’ım! Bana benim için her şeyin iyisini, doğrusunu(rüşd) ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru.” (Tirmizî, Daavat 69)
Amin
Gülfer Ekmen