Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Azîmüşşân’da meâlen, “Muhakkak ki biz insanı en mükemmel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısına indirdik.” (Tîn Suresi, 5-6. Ayetler) diye buyurmaktadır. Hakikaten insan nisyandan gelir denilmiştir. Kendi fıtratına uygun bir hayat tarzından uzak durursa muhakkak ki esfeli sâfilîn (aşağıların en aşağısı) çukuruna yuvarlanması kaçınılmazdır. Âyet-i kerimenin devamında, ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna tutulup ahsen-i takvîm üzere kalabileceklerini Hak Teâlâ buyuruyor. Esasen ahsen-i takvîm, Kur'an-ı Kerim'de insanın yaratılış hakikatine vurgu yapan iki kelimedir; kelime anlamı itibariyle en güzel biçim, en güzel şekil manasına gelir. İnsanın yaratılışı ile ilgili bu ifade âlimlerimiz tarafından “İnsanın sadece ruh güzelliği ile mi alakalıdır, yoksa bedeni ile mi alakalıdır?” diye tartışılmış; büyük çoğunluğu bunun hem bedenen hem de ruhen olduğu konusunda ittifak etmiştirler. İnsanın hem bedenen hem ruhen en güzel bir biçimde yaratıldığı kanaatine varmışlardır. İnsan dış görünüşü itibariyle zaten güzel bir uyum içerisindedir, mükemmeldir; ama esasen âyet-i kerimenin vurgu yaptığı, insanın iç güzelliği ile kulluk bilincine varmasıyla alakalıdır. Bu iç güzellik zaten dışına sirayet eder. Cenâb-ı Allah diğer yaratılmışlardan farklı olarak insana birtakım kabiliyetler vermiştir. Diğer yaratılmışlarda da bulunan işitme, görme, koku alma, hissetme gibi bazı duygular insanda da vardır; ama bunlara ilaveten Yüce Allah insana akıl, fikir ve düşünme yeteneği vermiştir. Bu yetenekleriyle insan Allahu Teâlâ'nın sanatını anlayabilecek bir donanıma sahiptir. Esas insanı diğer yaratılmışlardan farklı kılan, insanın sahip olduğu bu donanım onu üstün varlık kılıyor. İnsan yeryüzünde Cenâb-ı Allah'ın halifesidir, Cenâb-ı Allah'ın temsilcisidir. Cenâb-ı Allah insanı yaratmış, insana şekil vermiş ve kendi ruhundan üflemiştir. Mahiyetini bilemeyeceğimiz bu ruh üfleme olayı, aslında insanın diğer canlılardan farklı bir şekilde olmasını sağlayan niteliktir. İnsanın ruhu ona bu üstünlüğü kazandırıyor; âyet-i kerimelere baktığımızda biz bunu böyle anlıyoruz. Takvîm; eğriyi doğrultmak, kıvama ve nizama koymak, kıymet vermek ve kıymetlendirmek manasına gelir. Ahsen ise en iyi, en güzel demektir. Ahsen-i takvîm ifadesi insanın ruh ve bedeni ile en mükemmel şekilde yaratıldığını, eşsizliğini; dileyen, isteyen, düşünen, konuşan, yazan, anlayan, anlatan ve sanat kabiliyeti olan; hakkı batıldan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hayrı şerden, tatlıyı acıdan ayıran akıllı bir varlık oluşunu ifade eder. Yaratılmışların en mükemmeli olan insandaki güzelliğin kaynağı, bazı ayet ve hadislerde dile getirildiği üzere Allah'ın onu tesviye etmesi, kendi eliyle yaratıp ruhundan üflemesi, kendi sureti üzere yaratması ve onu yeryüzünde kendine halife kılmasıdır. İnsanoğlu da verilen bu kabiliyet sayesinde Allah'ın yaratma sanatını anlayacak, buna hayran kalacak ve O'na büyük bir aşk ile bağlanacaktır. Tabiri caizse Yaradan'ının ne kadar büyük ve yüce olduğunu bu irade ile fehmedecektir. Rabbimizin kendisine emrettiği ve yasakladığı kuralların farkına varacaktır. İnsanın mükerrem olması, en üstün varlık olması insanın ruhu ile alakalıdır. İnsan ya ahsen-i takvîm olma çabasındadır ya da ahsen-i takvîme yaraşır bir hayat nizamına sahip olmayan insanı, tam tersi esfeli sâfilîn çukuruna yuvarlanma gibi bir akıbet maalesef beklemektedir. Ya ahsen-i takvîm üzere yaratılan insan bu en güzel yaratılış biçimine layık bir hayat yaşayacaktır ya da tam tersi olursa, bu kabiliyetlerini kullanmazsa Allah muhafaza esfeli sâfilîne yuvarlanacaktır. İnsan bu kulluk sayesinde ya meleklerden üstün bir varlık haline gelecek ya da Allah korusun aşağıların en aşağısı, mahlukların en aşağısı durumuna düşecektir. Bu sorumluluklar sadece kendine karşı, çevresine karşı olan sorumluluklar değildir; yeryüzü insana emanet edilmiş, insan yeryüzünü imarla görevlendirilmiştir. Asıl vazifesi yeryüzünün imarıdır; en başta kendi ruhunun bozulmaması, Allah'ın yarattığı istikamette onun güzelliklerinin korunmasıdır. Allah Teâlâ'ya yükselişin bir sınırı yoktur; ne kadar yükselirsen yüksel bir sonu yoktur. Bunu devam ettirmesi ruhunun güzelliklerini beslemek suretiyle, salih amellerle olacaktır. Dolayısıyla insan bu güzelliklerini kaybetmemek için Allah'ın kendisine çizdiği yolda yürümesi, sırat-ı müstakîm üzere ona emredilen bu halifelik görevini hakkıyla yerine getirme çabası ve gayreti içerisine girmesi gerekir. İnsanda akıl var, irade var, düşünme yetisi var. Bundan dolayı diğer varlıklardan farklı bir yaratılışı vardır. Allah bunu lütfetmiştir. İnsana kendi ruhundan üflemesi ile alakalı lütfedilen bu özelliği Allah'ın yarattığı bir istikamette kullanması emredilmiştir. Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadîs-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, Cenâiz, 92)
Tertemiz fıtratla günahsız olarak bu dünyaya geliyor; yoksa Hristiyan anlayışındaki gibi günahkâr olup da vaftiz edilmesi ile alakalı bir inanış da yoktur. İnsanoğluna fıtrat üzere yaşaması emredilmiştir. İbadetini ve kulluğunu kusursuz bir şekilde yerine getirme çabası ve kabiliyeti verilmiş, bunu yapması ona takvîm sıfatını vermiştir. İman ve salih amel üzere olması Kitabullah'ta emredilmiştir. İman ve salih amel yoksa esfeli sâfilîn çukuru mukadderattır. Allah'ın insana verdiği öğrenme kabiliyeti de meleklerden farklıdır; bu öğrenme kabiliyeti ile Allahu Teâlâ'nın bize rehber olarak göndermiş olduğu Kur'an-ı Kerim'in bize verdiği mesajları, Allah Resulü'nün sünnetini öğrenip yaşamak, bu öğrendiklerimizle amel ederek insaniyetimizi, insanlığımızı, insanlığın yüce değerlerini korumak durumundayız.
Rabbimin ahsen-i takvîm üzere kalmayı ve ahsen-i takvîm üzere nesillerimizi yetiştirebilmeyi bizlere lütfetmesi duası ile.
Şuheda Engiz