Mülkün ezeli ve ebedi ortaksız maliki El Vâris olan Allah’a hamd, paha biçilemez değerdeki sünnetini bizlere miras bırakan peygamberine, Peygamber Efendimize salât ve selam olsun.
Sağlıklıyken hastaneleri, tanıdık bir cenaze ya da kişinin kendisi cenaze olmadan mezarlıkları ziyaret etmek gerektiğine inanırım. Nadiren gerçekleştirdiğim bu ziyaretlerden anladığım kişinin hayata ve olaylara çok farklı açılardan bakmaya başladığıdır. Oralarda yatanlarla ya da hastalarla kurulan bağ oranında bu etkinin şiddetinin farklı olacağı da hepimizce malumdur. Şehrin dışına ittiğimiz mezarlıklarımız ve ihtiyaç duymadıkça uğramadığımız hastaneler bu anları asgariye indirse de gerçeği değiştirmez. Şu an sahip olduklarımız bizlere bizden çok daha güçlü, bakımlı, sağlıklı insanlardan kalmıştır ve bize de bir süreliğine verilmiş olup bizden sonra da başkaları bir müddet bunlarla oyalanacaklardır. Nitekim yaşlanmış bireyler birer ayet olup gençlikleriyle beraber diğer yitirdiklerini de ayan beyan göstermektedirler. Tüm bunlar ve çok daha fazlası aynı gerçeğe işaret ediyor. Biz aslında hiçbir şeyin sahibi değiliz ve ne yaparsak yapalım bizim zannettiklerimiz elimizden çıkacak. Bu iç acıtan baş edilemeyen gerçekler bir müjde ile neticelenmese kişi kendini oyalayacak, unutturacak, gaflete dalabileceği uygun bir argüman arayışına başlar. Oyalayıcılar ev, eşya, aile, kariyer vb. bu anlamdaki yolculuğumuzda farkındalığımızın önüne geçen her şey olabilir.
Varlığının başı ve sonu olmadığından tüm mülkün gerçek sahibi El Vâris olan Allah’tır (Celle Celaluhu). Elden ele dolaşan mülkler nihayetinde asıl sahibine geri döner. Helak edilen kavimlerin öncesinde sahip oldukları güç, kudret, mal ve nimetler onları aldatmış ebedi kalacakları yanılgısına düşürmüştür. Kendi hayatına, ölümüne daha basiti uykusu geldiğinde göz kapağına hükmedemeyen insanın geçici bir süreliğine ona emanet edilen mülkün sahibi olduğunu zannetmesi şaşılası bir durumdur. Pir’in dediği gibi mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan…
Alışveriş vb. bir antlaşma olmadan bir mala sahip olmak, ölenin servetinden pay almak anlamına gelen virs kökünden türemiştir vâris. Oldukça zengin bir adam oğluna mezara yırtık bir çorapla gömülmek istediği yönünde vasiyette bulunur. Vefat ettiğinde babasının bu isteğini gerçekleştirmek istediğini söylese de imamı bu noktada ikna edemez. Bu duruma üzülen oğlu babasının mektubu ile kendine gelir. Beraberinde yırtık bir çorap bile götüremeyen zengin, oğluna malın mülkün gerçek sahibinin kim olduğunu göstermiş olur böylece. “Elbette biz diriltiriz ve biz öldürürüz! Ve hepsinin varisleri de biziz.” (Hicr suresi, 23.Ayet)
Nimetin varlığından ziyade devamlılığı çok daha kıymetlidir zannımca. Ne kadar güzel olursa olsun bitecek olması nimete vurulan bir defo gibi değer kaybettirir ona. Cennetin sonsuz oluşu bu anlamda kişinin iştahını kabartıp ona ulaşmanın yollarını aratır. Bunun yolunun mülküne hesabını vereceği nimet bilinciyle yaklaşıp geçici bir kullanım hakkına sahip olduğu gerçeğinden geçtiğini görmesi uzun zaman almayacaktır. Kendini sahip malını da kazanılmış hak zannetme yanılgısına kapılması cenneti kaybetmesine sebep olacaktır zira. Küçük bir örnekleme ile devam edelim hasbihalimize. Mevla’sını sevmesi için kendisine verilen sevme yeteneğini yanlış yerlerde kullanıp fani varlıklara yöneltirse kişi ayrılık acısı çekmek durumunda bırakır kendini. Yaratıcısını sevip geri kalanları da O’nun için sevmesi bu kabiliyetini sağlıklı kullanması anlamına gelir. Örneklemeler ne kadar arttırılırsa arttırılsın hepsinin dile getirdiği nakarat aynıdır. Dünyayı ahiretin tarlası gibi görüp ekmek ve meyvesini ahirette yeme umuduyla yaşama... Bu yazıldığı ya da söylendiği kadar kolay mıdır? Peki ya nefsani arzulara karşı nasıl dayanacağız bu durumda?
El Vâris olan ilahımızın rızasına yönelerek nefsin bizi sürüklemeye çalıştığı duygusal hallerle başa çıkılabilir ancak. Günahsız yaratılan organların, hislerin korunmasının başka da bir yolu yoktur. Sahibimizin lütfedip gönderdiği kullanma kılavuzunun yanı sıra bunu açıklayacak, uygulamalı bir şekilde bize gösterecek rehberle taçlandırması bunun başka bir yolunun olmadığının göstergesidir. Malı-mülkü faiz, rüşvet vb. yasaklanan durumlarla kirletmeyip Hazreti Süleyman’ın ifadesiyle Allah’ı (Celle Celaluhu) hatırlattığı için severek madde ile de sağlıklı bir ilişki kurulmuş olur böylece. Ne mi olur böylece?
Varlık Allah’ın (Celle Celaluhu) isimlerine ayine olduğu için sevildiğinden fani yerde ebedi âlemin meyveleri yetişmiş olur. “Ne güzeldir” demek yerine “Ne güzel yaratılmış” der. “Allah rızası” çerçevesinde istekler ve eylemler âlemini biçimlendirip sağlıklı ve dengeli hikâyelere imza atan bir hayata sahip olur. “Yeryüzü ve onun üzerindekiler sonunda yalnız bize kalır ve hepsi bize dönerler.” (Meryem Suresi, 40.Ayet) gerçeğinin bilincindedirler zira.
Her mevsim diğerine miras kalır. İnsan genleri de aynı şekilde. Tüm bu okumaları ve daha fazlasını yapan fert cüz’i iradesini kullanarak Allah’a yöneldiğinde ona iman nurundan verilir. Bu nurun sönmemesi, devamlılığı gayret isteyen, sabır gerektiren olaylardandır. Sabır üç alanda gereklidir. Takva olarak adlandırılan kötülükten korunmada, tevekkül ve teslimiyet şeklinde ifade edilen musibetlere karşı ve ibadetlere devam etmede sabır önemlidir. Çekirdek hükmünde olan iman binler meyve veren ağaca dönüşür ahiret hayatı olarak adlandırılan esas hayatımızda. Bu bilinç sadece ötelerde değil daha burada da onu güçlü kılar. İzlerken dayanamadığımızı yaşayan Gazze’de depresyon neden yok sorusuna orada yaşayan birinden gelen “Kayıp varsa depresyon vardır. Gazze bırakın kaybı emanetçi olduklarını sahibi yolunda verdikleri için kârlı bir ticaret yaptığına inanıyor.” cevabı El Vâris’e olan güvenlerinin eseridir.
Kula düşen sahip olmadığının farkında olup emanetçi olduğunu unutmamasıdır. Nefsani arzularına göre değil, Allah’ın (Celle Celaluhu) emir ve kanunlarına göre bir hayat sürmesidir ondan beklenen. Küçücük bir sadakayı büyüten El Vâris’in en hayırlı mirasçı olduğunu unutmayıp emanetini sahibine en güzel şekliyle teslim etmeye çalışması kulluğun gereklerindendir. Başka türlüsü şimdilik sahip olduklarını bir şekilde bırakacağı gerçeğini değiştirmeyeceğinden ayrılık korkusu daha burada ona cehennemi yaşatır. Böylece Dünyaya değil, Allah’ın onun için hazırladığı huzur ve mutluluk yurdu olan cennete varis olmaya yönelir. Bu müjde onun gaflete düşmemesinin, oyalanmamasının nedenidir. Buradan hareketle “Ezelden ebede her şey her zaman El Vâris olan Allah’ın’dır (Celle Celaluhu)” gerçeğini hayatına kazır.
“Ey El Vâris olan ilahım! Verdiklerinin elimden çıkma ihtimali bile içten içe canımı yakarken her şeyi bırakıp gideceğim, her şeyin beni bırakacağı gerçeğiyle ben nasıl başa çıkarım? Burada gidenlerin ötelerde yeşerdiği bilinciyle donat beni. Yok bildiklerimi Sen’in gördüğünü, kaybettiklerimin Sen’in katında olduğunu, bitirdiklerimin Sen’in yanında olduğunu, unuttuklarımın Sen’in hatırında olduğunu, unutulmuşları Sen’in andığını, gidenlere Sen’in vâris olduğunu cemalinle unutturma bana/bize. Bitmeyen baharlar ver bana/bize/Gazze’ye…” (Amin.)
Gülfer Ekmen