Bismillahirrahmanirrahim
Yaşam değişime gebedir her zaman. Değişim ve dönüşümün olmadığı, olmaması da gereken alanlar sınırlıdır. Zaman durağan değildir. Zamanın bu hareketliliği insan ve insanlık için çoğu zaman faydalı, hayatı kolaylaştırıcı imkânlar sunarken, kimi zaman da bu kolaylaştırıcılık ilk etapta insanın yararına gibi görülse de zamanla insanın insanlığına zarar verecek sonuçlar doğurabilmektedir. Ve insan, hızla gelişen bu ilerlemelere ayak uydurmakta zorlanmaktadır. Ayak uyduramadığı, amacına uygun kullanımda gaflete düştüğü durumlarda da kendisinden başlayarak çevresindeki herkese zarar vermeye başlamaktadır. Bu durumlarda da geçmişe içten içe duyulan özlemi telaffuz etmeye başlar. Ancak geçmiş özlemini modernlikle bağdaştıramadığından geçmişteki güzelliklere duyulan iştiyakı nostalji olarak ifade edip kendince modern bir anlam yüklemeye çalışır.
Geçmişten özlem duyulan durumlardan birisi de belki de en önemlisi, aileden başlayarak insanların birbirleriyle geçirdikleri iyi olsun kötü olsun tüm birlikteliklerdir. Aynı sofra başlarında birleşip bazen aynı tabaktan yenilen yemeklerden, konu-komşu bir araya gelip işlerini beraberce halletmelerine kadar birçok şey hatıralarda, büyüklerin anlatılarında kalmış durumda. Birçok şeyin makinelerle yapıldığı, insanın güç ve emek harcamadığı, zaman ayırmadığı günümüz imkânlarında insan daha çok yorgun, daha çok bitkin ve bitap durumda düşmüştür. Zaman, neredeyse rutin işleri bile yapmaya yetmez duruma geldi. Oysaki bunca rahatlık içerisinde insanın kendisine, ailesine ve çevresine ayıracak nice saatleri olmalıydı. Gelinen noktada durumlar içler acısı. Bundan da acı olanı ise herkesin bunun farkında olması, bundan şikayet etmesidir. Çözümün biliniyor ancak uygulanmıyor ya da uygulanamıyor olması da ayrı bir sıkıntı elbette ki. İnsanlar yanacağını, hayatına mal olacağını bile bile ateşe doğru uçuşan pervaneler gibi insani özelliklerinden, değerlerinden kendilerini uzaklaştıran durumlara koşmaktadırlar.
Bundan çok değil, otuz beş kırk yıl öncesine kadar bile ders kitaplarında aile tanımı yapılırken geniş aile ve çekirdek aile olarak ayrılıp her birinin tanımı ayrı ayrı verilirdi. Ülkenin doğusunda yaşayan pek çok çocuk çekirdek aile tanımını pek anlayamazdı. Çünkü bir aile nasıl sadece anne, baba ve çocuklardan oluşabilirdi ki? Aile dediğin dede, nine, amcalar, halalardan oluşurdu. Hatta bazen yengeler ve kuzenler de işin içine girerdi. Daha çeyrek asır bile geçmemişken gelinen noktada aile denilen kurum yok olma ile karşı karşıya kalmıştır. Anne, baba ve çocuklardan oluştuğu söylenen çekirdek aile bile yerini tanımı henüz bulunamayan bir aile yapısına bırakmış vaziyette. Her aile bireyi için ayrı odanın, ayrı bir mekânın ayarlandığı geniş evlerde, günlerce birbirlerinin yüzünü görmeden, göremeden vakit geçiren bireyler vardır. Her biri kendi özgürlüğünü, kendi özelinde yaşar. Kimse kimseye hesap vermek istemez. Hesap vermek bir yana normal bir muhabbette sorulabilecek şeylerin sorulmasına dahi tahammül edemez.
Zaman zaman toplum olarak değerlerimizden nasıl, ne zaman bu kadar uzaklaştık diye soranlar da az değildir elbette. Fakat işin ilginç yanı bu soruyu soranlar, buna cevap verenler, çözüm sunmaya çalışanlar dahi aslında bu sorunun çarkları arasına sıkışmış vaziyettedirler. Bu durumun en temel sebeplerinin başında şüphesiz ki internet kullanımı ile yaygınlaşan sosyal medya platformlarıdır. Okuma yazma öğrenmeye başlaması ile beraber kendisine bir sosyal medya hesabı açan çocuklar, bunu kendi anne babalarından ve yakın çevrelerinden görerek yapmaktadırlar. Artık sadece babaların değil annelerin de akşam saatlerinde ancak evde oldukları bir zamanı yaşıyoruz. Dışarıdan yorgun argın gelen ebeveynler dinlenme zamanlarını da uzandıkları yerden ellerine aldıkları telefonların sosyal medya videolarını, bildirimlerini izleyerek geçirmektedirler. Kendilerini rahatsız etmesini istemedikleri çocuklarının ellerine de aynı cihazdan verip, aynı işlemlerle baş başa bırakmaktadırlar. Herhangi bir sınırlamaya tabi tutulamayan bu çocuklar da zamanla sosyal hayattan tamamen kopup sanal âlemlerde, sanal arkadaşlıklar ve dostluklar kurmaktadırlar. Her türlü ahlaksızlığın, her türlü şiddet içeriğinin sergilendiği bu mecralarda gezinenler, gözlerinin gördüklerine zamanla akıl ve kalp ile de aşina olup normalleştirme sürecine girerler. Ailece birlikte geçirilmesi gereken zamanlar bu şekilde heba edilince, aile kurumunun çökmeye başlaması beraberinde sosyal bir çürüme ve yıkımı da getirmektedir. Çok da uzak sayılmayan bir geçmişte resmi olarak daha reşitlik çağına gelmeyen gençlerin işlediği suçlar, sebep oldukları ölümler bu çürümenin boyutlarını gözler önüne sermiştir. “Bir musibet bin nasihatten evladır” atasözünü hatırlayıp yaşananlardan belki ders çıkarılıp gerekli tedbirler alınır diye umut edilse de gelinen noktada durumun hiç de umut edildiği gibi olmadığı üzülerek görülüyor. Bu tür olaylardan sonra kısa bir süreliğine bakışlar sorunlara çevrilir, birkaç günlük önlemler alınır lakin nisyan ile malum olan insan çabuk unutuverir yaşananları.
Durum böyle devam ederse sorunun da çözümün de farkında olup, ciddi bir adım atmayan yetişkinler bu felaketlerin acı sonuçlarıyla sadece bu dünyada karşılaşmayacaklardır. Bu geçici dünyadaki yıkım ve acılardan daha büyüğünü ebedi hayatlarında yaşamaktan kurtulamayacaklardır. Çünkü yeryüzüne Allah’ın (Celle Celaluhu) halifeliği vazifesi için gönderilen insan, başıboş da bırakılmış değildir. Kendisine, ailesine, akrabalarına, çevresine ve tüm insanlara karşı sorumlulukları vardır. Dolayısıyla kendi özel alanına çekilip kimseyle, hiçbir şeyle ilgilenmeden zaman geçirmek vazifeyi ihmal etmek anlamına gelmektedir.
Aslından insan bir sofra etrafında toplanıp muhabbet ederken karnını doyurmanın zevkini bir kez daha tadabilirse birçok şeyin kendiliğinden çözüldüğünü de görecektir. Dizinin dibinde oturup başını okşayan bir anneanne, babaanne, dedenin varlığı sanıldığı gibi kötü değildir. Hele bir de onlardan dinlenilen geçmiş hatıralar, eski hikâye ve masalların verdiği haz, belki zamanla reels videoların verdiği hazzın da önüne geçer. Hem daha gerçekçi, daha samimi ve daha da sevgi dolu anlatımlardır büyüklerin anlatımları. Aslına fıtraten temiz olan, şekillenmeye müsait olan çocuklar ebeveynlerinden, çevrelerinden gördüklerine göre hareket etmektedirler. Onun için evvela anne babaların dönüp kendilerine bakmaları, kendilerini sorgulamaları, ellerinden düşürmedikleri ancak çocuklarının aynı oranda kullanmalarından rahatsız oldukları cihazları ellerinden bırakmaları gerekmektedir. Her aile kendi durumuna göre birlikte sofraya oturabilecekleri, sohbet edebilecekleri zamanlar belirlemelidir. Arkadaş çevrelerini de bunlara dikkat eden ailelerden seçmeleri halinde şikâyet edilen durumların hemen olmasa da zaman içerisinde çözülmeye başladığına şahit olacaktır. Böylece sanaldan gerçekliğe, bireysellikten topluluğa varılır. Sevinçler de üzüntüler de paylaşılıp gerçek insani huzura varılır.
Rana ÇEÇEN