Tek ve Eşsiz Olan
Ortağı ve benzeri olmayan El Vâhid-El Ehad olan Allah’a hamd, hangi konumda, durumda, zamanda olursak olalım hayatını örnek alabileceğimiz Peygamber Efendimize, ehl-i beytine, yolunun takipçilerine salât ve selam olsun.
Öğrenim hayatımızın daha ilk kademelerinin birinde fotosentezle atmosferdeki oksijen ve karbondioksit gazlarının dengesinin sağlandığı öğretilmişti bizlere. Canlıların solunumu sonucu açığa çıkan karbondioksit gazını bitki alır fotosentezde kullanır ve oksijen gazı üretir, şeklinde bir açıklama ile detaylandırılmıştı. Sonrasında bu olayda güneş ışığının, toprağın su ve mineral dengesinin, rüzgârın ve kâinatın tümünün etkili olduğuna değinildiğinde bir şeyin her şeye bağlı olduğu çıkarımında bulunmak zor olmamıştı. Bir şey her şeysiz yapılmıyordu ya da başka bir deyişle bir şeyi yaratan her şeyi yaratandan başkası değildi. Her şeyi birden yaratamayan tek bir şeyi yaratmış olamazdı zira. Karışık bir tekerlemeye dönüştü değil mi?
Kâinattaki eksiksiz düzen, ahenkli denge sonsuz bir kudreti, nihayetsiz bir ilmi ve mutlak bir iradeyi deşifre ediyor adeta. Küçük kâinat hükmündeki insan vücudunda da bu mührü görmek mümkün. Üç lobdan oluşan sağ akciğerimizin aksine sol akciğerimizi iki lobdan oluşturan kudret yanına kalbi yerleştirmiş, kalbin çalışma prensiplerini vücut içinde ve dışında ona uygun hale sonsuz ilmiyle getirmiş ve tüm bunları yapmayı dilemiştir. Bütün bu okumalar yaratıcıya götürür ama yaratıcının tekliğine götürür mü peki?
Ağacı var eden onun hayatını devam ettirebilmesi için gereken her şeyi yaratan olmalıydı aynı zamanda. Ayrıca ağacı ve gelişim şartlarını bilen, bunu var etmeyi dileyen, yapabilecek kudrette olan biri olmalıydı şüphesiz. Hatta sadece ağaç için değil, birbirini etkileyen ve etkilenen tüm varlıkta öyle hassas dengeler kurulmalıydı ki uyum oluşsun ve bu ahenk kesintisiz olsun, hayat devam edebilsin böylece. Bu devamlılık bir işaret olsun akledebilenlere. Ve soru sorarak devam edebilsinler hakikât arayışına.
Müdürün, kaymakamın, valinin, başbakanın birden fazla kişiden oluşması durumunda neler olabilir? Bilimsel bulgulara göre yaklaşık altı milyar yaşında olan dünyamızda bir karmaşanın olmamasını nasıl açıklayabiliriz? Selim akıl ve kalp sahipleri buralardan hareketle Allah’ın (Celle Celaluhu) varlığına ve eşsiz birliğine ulaşmada zorlanmazlar şüphesiz. Arabadaki direksiyon, vücuttaki beyin gibi bunun tek sahip ve yönetici olması gerektiği oldukça aşikârdır artık onlar için.
Kur’an Allah’ın (Celle Celaluhu) varlığının gerekliliğinden çok birliği üzerinde durur. Ehl-i kitaba asgari müşterek olan Allah’ın (Celle Celaluhu) birliği esası üzerine birleşme çağrısında bulunulması, bütün Peygamberlerin ortak tebliğ konusunun tevhid oluşu bunun göstergesidir. Zatında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde Allah’ın (Celle Celaluhu) bir ve tek olduğunu zihin ve kalp yoluyla kabul etmektir tevhid.
“Kavramlar zıddıyla bilinir”den yola çıkarsak tevhide karşılık karşımıza şirk kavramı çıkar. Varlığa konulan esmalarının ve sıfatlarının izlerini, nişanelerini görmezden gelip Allah’a (Celle Celaluhu) giden bir yol tutturmayı tercih etmeyen insanların düştüğü batağın adıdır şirk. Bir patron elemanının kendisiyle denk tutulmasını kabul etmezken, El Vâhid olan Allah’ın (Celle Celaluhu) bunu hoş görmesini beklemek bir akıl tutulmasından başka bir şey değildir. Ne yazık ki insanların çoğu ilahlıktan pay verdikleri yalan ve batıl ilahların peşinden gitmekteler. Ve bunu da “Dünya için de çalışmak gerekir.” kaidesine bağlayarak ahiretin ve dünyanın arasını açarlar. “Onların çoğu Allah’a ortak koşarak inanırlar.” (Yusuf Suresi: 106)
Şirkin reddedildiği ayetlerde Allah’ın (Celle Celaluhu) birliğini vurgulamak üzere Vâhid esması geçmektedir. “…Yoksa siz Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: “Ben buna şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak bir tek Allah’tır; ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım.” (En’am Suresi: 16) El Vâhid’in affetmeyeceğini söylediği günahtır şirk.
Allah’ın (Celle Celaluhu) birliği sayısal bir durumu ifade etmenin çok ötesinde mutlak, benzersiz, sonsuz ve değişmeyen bir var oluşun karşılığıdır. Hem zaten Allah’ın (Celle Celaluhu) büyüklüğünü, eşsizliğini, güzelliğini gören bir göz nasıl olur da başka bir ilah arayabilir? Bir olanı Vâhidi Ehadı kabul etmezse varlık sayısınca ilahlar kabul etmesi gerekecek ki bunun da hayattaki karşılığı kaostur, çıkmaz sokaktır, yorgunluktur.
Kur’an-ı Kerim’de Vâhid esması yirmi iki yerde Allah’a (Celle Celaluhu) isnat edilerek geçmektedir. On altı ayette İlah, altı ayette de Kahhar ismiyle birlikte oluşu adeta şunu demektedir: Tüm varlığı kahrı altında tutabilecek güce sahip tek İlahtır O.
Allah’ın (Celle Celaluhu) kulluk edilmeye layık olduğunu uluhiyetle ifade ederken ibadet etmeyi rububiyetle açıklayabiliriz. Allah’ın (Celle Celaluhu) El Vâhid oluşunun doğal sonucu O’nu uluhiyette ve rububiyette birlemektir. Uluhiyette tevhid zihni olup imanın teorik yanını oluşturur. Zatında, sıfatlarında, fiillerinde eşsiz olduğunu bilmek işin temelini oluşturur. Meyvesi sebepler zincirini aşıp her şeyi yaratıcıya bağlayarak zihni fikir hürriyetine ulaştırmaktır. Rububiyette tevhid kalbi olup imanın davranış boyutunu oluşturur. Rabbul aleminden başkasına kulluk etmemeyi, sığınmamayı, el açmamayı imanın gönül hoşluğuyla kabulünü sağlar. Meyvesi kişinin Allah’ı (Celle Celaluhu) sevmesi, gereğini yerine getirmesi ile duygu hürriyeti sağlamasıdır.
Vâhid ve Ehad esmaları Allah’ın (Celle Celaluhu) birliğini ifade etse de ayrıntıda farklı anlamlar barındırır. Vâhid parçalardan meydana gelmemiş, parçalara ayrılması mümkün olmayan, Ehad ise benzeri olmayan yegâneliği ifade eder. Vâhidiyet sıfatta ortaklığı red eder ve bütün evrende, eşyanın tümünde birden görülen birlik mührüdür. Ehadiyet Allah’ın (Celle Celaluhu) her bir varlıktaki tecellisi olup zatın birliğidir.
Bin tane parçasını yan yana koyup daha büyük bir ayna oluşturduğumuzu ve güneşin buralardaki görüntüsünü düşünerek olayı anlamaya çalışalım. Böyle bir durumda tüm parçalardan oluşan tek bir görüntünün yanı sıra her bir parçada ayrı ayrı oluşan toplamda bin görüntü olur elimizde. Tek olan büyük görüntü Vâhdaniyeti, ayrı ayrı küçük bin görüntü ise Ehadiyeti temsil eder.
Vâhidiyet bütündeki birliği, Ehadiyet parçadaki tekliği ifade eder. Aynanın çapı çok büyük olur tümünü göremezsek dâhi parçalardaki görüntüyü görüp güneş hakkında bilgi sahibi olabiliriz böylece. Belki de Güneşle ilişki kurmada zorluk çekmeyelim diye Vâhidiyetle birlikte Ehadiyette de birlik, teklik tecelli etmiştir. Kâinatının tümünde ve kâinatı meydana getiren her bir varlıkta Vâhid ve Ehad esmalarının tecellisi bu yönüyle bizim için merhamettir. Tek bir güneşin aynı anda çok varlıkta tecelli etmesi örneğinden hareketle Allah’ın (Celle Celaluhu) birlik mührünün parçada ve bütünde hiçbir varlıkta gözden kaçmadığına şahitlik edebiliriz. Zaten İslam ve iman dairesine giriş cümlemizin başında “Tanıklık ederim ki, şahidim ki Allah’tan (Celle Celaluhu) başka ilah yoktur. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.” demiyor muyuz?
Birlik mührünü taşısa dahi yaratılanların hiçbirinin diğerine tam olarak benzememesi gözden kaçmaması gereken bir konudur. Peygamber Efendimiz’in de (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabının kişilik farklarını görüp onları tek bir karaktere dönüştürmeye çalışmaması ümmet olarak, fert olarak ders almamız gereken konulardan biridir.
İslam ümmeti, Müslüman ferdi olarak birbirimizin tıpatıp aynısı olmamamız üzerimizde Vâhidiyet ve Ehadiyet mühürlerini taşımadığımız anlamına gelmez. Aksine tüm farklılıklarımıza rağmen vâhdeti, birliği yakalarsak dünya kaybettiği ahengine yeniden kavuşabilecektir. Bunun için fikri, kalbi, ruhi her anlamda bütünlüğünü sağlamış, yaşadıklarıyla bölünmeyen, parçalanmayan güçlü, birbirinden farklı fertlerin oluşturduğu toplumlara evrilmemiz gerekecek ilkin. Bir bedenin farklı organlarının aynı amaca hizmet ederken oluşturduğu bütünlük gibi bu da o kadar da uzak ve zor değildir.
“Ey Vâhidül Ehad olan Rabbim anlarımda ve hayatımın tümünde okunan Sen ol. Yaşamın farklı zamanlarına, mekânlarına hangi etiketlerle girersem gireyim parçamda ve bütünümde görünen Sen ol. Güzel bir hikâyeyle Sana gelebilmem için harflerimde ve alfabemde yazan Sen ol. Ömrümün ifadesi alınırken kelimelerimde ve cümlelerimde konuşan Sen ol. Sağır kesilmiş dünyaya, ölmüş vicdanlara inat Gazze’yi duyan Sen ol.” (Amin)
Gülfer Ekmen