1982’nin Eylül’ü. Takvim 16’sını gösterdiğinde Beyrut’un gökyüzü üç gün boyunca hiç aydınlanmadı. Işıklar israil tanklarından, çığlıklar ise Sabra ve Şatilla’dan yükseliyordu. Dünya için bu “bilmem kaçıncı yerel çatışma” idi. Orada yaşayanlar için ise tufandı. Emin Maluf’un (Amin Maalouf) dediği gibi, geride kalanlar için hayat ikiye bölündü: 15 Eylül’den önce ve sonra.
Filistinli olmak 1948’den beri sürgün demekti. Toprağından koparılan insan, Lübnan’ın başkentinde iki kampın içine sıkıştırıldı: Sabra ve Şatilla. Duvarları yoktu ama etrafı çemberdi. Evleri yoktu ama çocukların kahkahası vardı. Ve bir gün o kahkahaları susturmak için bahane arandı.
Bulundu da. 14 Eylül’de İsrail’in desteğiyle cumhurbaşkanı seçilen Beşir Cemayel öldürüldü. Faili meçhuldü ama hüküm peşin verilmişti: Suçlu Filistinlilerdi.
Oysa mesele bir suikast değildi. Mesele, kendini “seçilmiş” sayan bir zihniyetin, başkasının toprağında efendi olma arzusuydu. Beyrut o günlerde israil işgali altındaydı. Kampları kuşatan tanklar, yolları açan buldozerler, geceyi gündüze çeviren aydınlatma fişekleri hep aynı elin eseriydi. 16 Eylül sabahı gün doğmadan aşırı sağcı Hristiyan Falanjist milisler içeri girdi. Yanlarında silah, bıçak, balta vardı. Karşılarında ise silahsız kadınlar, yaşlılar ve uyuyan çocuklar.
O dönemler Beyrut’u işgal eden İsrail birlikleri, Ariel Şaron'un emriyle binlerce Filistinlinin sığındığı Sabra ve Şatilla kamplarını kuşattı.
Üç gün sürdü. Yetmiş iki saat. Bu sürede insanlık denen şeyin ne kadar kırılgan olduğu test edildi. Katliamın hedefinde sadece insan yoktu. Kedi, köpek, ağaç, çadır… Nefes alan her şey. Cesetler tanınmaz haldeydi çünkü amaç öldürmek değil, yok etmekti. Sayı hiçbir zaman tam söylenemedi. Dört bine yakın denildi. Her biri bir isimdi. Her biri bir annenin duası, bir babanın emanetiydi.
Ve dünya sustu. 16 Aralık’ta Birleşmiş Milletler, kürsüden “soykırımdır” dedi, kınadı ve kapattı dosyayı. Ne bir mahkeme kuruldu ne bir hesap soruldu. Çünkü ölenler Müslümandı. Çünkü ölenler mülteciydi. Çünkü ölenlerin arkasında tank ve lobi yoktu.
Yaşanan bu katliamlara ses çıkarmayan bütün devletlerin siyonist israil'den hiçbir farkı yoktur. Halbuki bir insanın hayattan koparılması büyük bir olaydır. “Kim bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim bir can kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibidir.” (Maide Suresi, 32. Ayet)
Ayet okundu ancak uygulanmadı Bir canı hiçe sayan devletlerle, o devletlere alkış tutanlarla, olup bitene “iç işleri” diyenlerle aynı kefeye girdik. Bir insanın öldürülmesi büyük olaydır. Binlercesinin öldürülmesi ise insanlığın öldürülmesidir.
Aradan 44 yıl geçti. Sabra ve Şatilla’nın tozlu fotoğrafları arşivlerde sarardı. Ama aynı senaryo başka bir isimle, başka bir şehirde yeniden oynanıyor. Gazze’de. Yine kuşatma, yine bahane, yine üç maymun. Yine “insan hakları” nutukları ve yine hiçbir yaptırım.
Demek ki tarih tekerrür etmiyor. Tekerrür ettiriliyor. Çünkü Sabra ve Şatilla’da hesap sorulmadı. Çünkü katliam cezasız kaldı. Çünkü biz unuttuk.
Unutan bir halk, aynı acıyı yeniden yaşamaya mahkumdur. Ve Sabra ve Şatilla bize bunu fısıldıyor, yaralar kapanmaz. Sadece kanı kurur. Hafıza ise, adalet gelene kadar kanamaya devam eder.
Mümine Balca Koca