ZULMÜN COĞRAFYASI GAZZE
Kaşları çatık göğün zulümler karşısında
Bulutlar keder yüklü sağanak kan akıtmakta
Titriyor arş yükselen feryatlar figanlarla
Şimşekler çakıyor yine Gazze semalarında
Enkazlar can çekişiyor inleyen masum seslerle
Yetişip kurtaracak yok kurumuş adeta tüm eller
Bağrı yanık toprağın kanlar akıyor üstünde
Parçalanmış bedenler toprakla bütünleşmekte
Kan içici vampirler kudurmuş köpekler gibi
Salyalar akıtarak vahşice katlediyor sabileri
Merhametten yoksun taştan katıdır kalpleri
İnsan demeye milyar şahit gerek bu vahşilere
Kamplarda kıyamet kopuyor feryatlar yükseliyor
Şeytanlaşmış mahluklar mazlumları vahşice yakıyor
Alevler arasında çığlıklar yükselirken
Dünya kör ve sağır izlemekle yetiniyor
İnsanlığın bittiğini seninle öğrendik ey Gazze
Dünya bir avuç yahudiye köle olmuş vaziyette
Zulme alkış tutanlar eğilmiş iki kuruş önüne
Lanet olsun lider denen adi yaratık canilere
Batsın adalet, insan hakları, hukuk, saçmalığı
Çamurdanmış meğerse hak hukuk dedikleri
Kıllar kımıldamıyorsa bu vahşet karşısında
Yerin dibine batsın özgürlük ve hürriyet
Zeynep Özel/Konya
Küller Arasında Bir Kalem
Ben bir gazeteciyim,
Elimde kalem değil artık, bir vicdan taşıyorum.
Her harfimde barut kokusu,
Her satırımda bir çocuğun sessiz feryadı…
Filistin’de sabah, güneşle değil;
Bir bombanın tozuyla doğuyor.
Bir annenin kucağında cansız bir beden,
Bir babanın gözlerinde gömülmüş bir umut.
Ve ben, kameramı kaldırmaya korkuyorum,
Çünkü bazen gerçeği görmek,
Ölümden bile daha ağır geliyor insana.
Bir defterim var
Her sayfası bir evin yıkılışı,
Her satırı bir ismin son nefesi.
Gazze’nin sokaklarında adımlarımı sayamıyorum artık,
Çünkü her taşın altında bir hikâye yatıyor.
Bazen bir bebek, bazen bir kitap,
Bazen bir Kur’an yaprağı…
Hepsi aynı sessizliği söylüyor:
“Dünya sağır, biz hâlâ diriyiz.”
Ben yazdıkça,
Birileri haber diyor buna.
Oysa ben yazmıyorum,
Ben tanıklık ediyorum
Bir halkın sabrına,
Bir annenin taş kesilmiş kalbine,
Bir çocuğun ölümü bile aşan gülüşüne…
Bir mermi düşüyor yanımdaki duvara,
Kalemim titriyor,
Ama bırakmıyorum.
Çünkü biliyorum,
Bir gün bu satırlar,
Bir mahşer günü delil olacak.
“İnsanlık neredeydi?” diye sorulduğunda,
Bir kalemin sesi cevap verecek:
“Ben oradaydım. Gördüm. Yazdım.”
Ve her kelimemin ucunda
Bir dua asılı kalacak:
“Allah’ım, bu topraklara adaletle sabahı getir.”
Kudüs Yürekli Meryem Kıyançiçek
Kardeşlik
İnsanlar için iki önemli gün vardır ölüm ve düğün biri kötü gün diğeri güzel gün olarak bilinir. Bugünlerde dost ve düşman belirlenir, her iki günde de yoğun duygular vardır ve o gün insan aklından çok duygularıyla hareket eder, aklı duyguları kadar aktif kullanamadığı için birine ihtiyaç duyar bir kardeşe... Omuzunda ağlayacak yükünü hafifletecek birini, en mutlu gününde de omuz omuza halay çekeceği sevincine ortak olacak birine.
İnsanlar acıyı da sevinci de aralarında pay edebilir bu duyguları kardeşlik eleğinden eleyip güzelliklerle dolup kötülükleri kalpten temizleyebilir.
Asr-ı Saadet döneminde yaşanan kardeşliği 2 örnek vermek kardeşliğin insana yüklediği sorumluluğa değinmek ve zihninizde bir tefekkür penceresi açmak istiyorum o halde buyurun ben susayım onlar konuşsun.
Allah Resulü ölü yakınlarının yükünü hafifletmek için evlerine yemek götürülmesini tavsiye etmiştir bu konu ile ilgili hadis-i Şerif de vardır. Cafer bin Ebi Talip şehit olduğunda "Cafer'in ailesine yemek yapıp götürün çünkü kendilerini meşgul edecek bir musibet geldi." Buyurmuştur. (Ebu Davut, Cenaiz)
Ne kadar da zarif ve yerine bir düşünce öyle değil mi! Biz peygamber efendimizin ümmetiyiz bize yakışan onun yolunda gitmek olur. “Ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” (Araf Suresi, 158. Ayet) “Allah ve Resulüne itaat edin” (Nisa Suresi 59. Ayet, Nur Suresi 54. Ayet, Ali İmran Suresi 132. Ayet)
Sahabelerden Cerir bin Abdullah şöyle demiştir "Biz cenaze sahiplerinin yanında toplanıp onların hazırladığı yemekleri yemeyi defin sonrası bunu yazmayı cahiliye adetlerinden sayardık" (İbni Mace, Cenaiz, 61)
Biz ne kadar da uzağız bu kardeşlik kavramından! neden mi taziye evlerinde ne ölüye ne de deriye saygı kalmadı, dünyalık konuşmalara dalıp ölümü tefekkür etmiyoruz, yemeğin tuzundan eksiklerinden bahsetmekten kardeşimizin acısını yaşamaya fırsat kalmıyor gözümüze gaflet perdesi iniyor. Olması gereken bu değil Saadet asrında yaşanan kardeşlik ve iman şuurunun hayatımızda yer edinmesidir.
Sadece ölüm değil düğünlerde de beller bükülür elalem ne der derdine düşüyoruz onlarca borç bataklığına batıp bir günlük aman rezil olmayalım eksik olmasın bir daha mı geleceğiz dünyaya gönlümüzce harcayalım çarçur edelim diye diye bu hale geldik ne gençler evliliğe yanaşıyor ne de maddi gücü yetmeyenler evlenebiliyorlar ve maalesef ki zinalar, harama meyl çığ gibi büyüyor altında kalanlara ise yazık oluyor. Bunların aksine olup mutluluğun parada pulda olmadığını kanıtlayan bizzat yaşayan Hazreti Ali ve Hazreti Fatıma'dan bahsetmek istiyorum
Hazreti Ali evlilik çağına gelmişti ama mehir vermek için zırhından başka bir şeyi yoktu Hazreti Fatıma ile evlenirken zırhını satmak zorunda kalmıştı. Hazreti Fatıma'nın da çeyizi (minder, su tulumu, değirmen ,kadife örtü, yastık) bunlardan ibaretti. İlmin kapısı hazreti Ali mehir verecek parayı bulamıyor. Cennet kadınlarının efendisi olan Hazreti Fatıma çeyiz olarak dünyalık biriktirdiği şeyler sadece bunlardan ibaretti. Zırhını satan Hazreti Ali’ye kardeşlik örneği Hazreti Osman'dan gelir. Hazreti Osman zırhı satın alıp onlara düğün hediyesi olarak verdi. Sahabeler de evlerinde yemek pişirip düğüne getirdiler. Kimse elalem ne der diye düşünmedi. Allah ve Resulünün razı olacağı bir düğün yaptılar. Evet, onlar için dünya hayatı bir amaç değil bir araçtı. Onların hayatına hayran kalmamak elde değil.
Onlar örnek hepimize. Onlar önder. Onlar kardeşliğin ete kemiğe bürünmüş hali. Rabbim onların yolundan gidenlerden, onlara benzeyenlerden olmayı nasip etsin hepimize (amin). “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir hangisini takip edersiniz doğruyu bulursunuz" (Beyhakî ibni Abdulberr)
Münevver Ak
Gönül Heybemizde Ne Var?
Selamun Aleykum Kıymetli Okurlar,
Güneşin her sabah yeniden doğuşu gibi, Rabbimiz bize her gün yeni bir sayfa açma imkânı tanıyor. Ancak modern zamanın hızlı akışı, kalabalık şehirler ve bitmek bilmeyen dünya telaşı içinde bazen en değerli hazinemizi, yani "vaktimizi" ve "huzurumuzu" nerede kaybettiğimizi unutuyoruz.
Bugün şöyle bir durup nefes alalım istiyorum. Heybemize bir bakalım; içine neler dolduruyoruz?
Dünya Telaşı ve Kalp Huzuru
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, "Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur" (Ra’d Suresi, 28. Ayet) buyuruyor. Bizler ise huzuru bazen yanlış kapılarda arıyoruz. Daha çok eşya, daha çok konfor, daha çok gösteriş... Oysa ruhun ihtiyacı olan bunlar değil, samimiyettir. Bir yetimin başını okşamak, komşunun halini hatırını sormak, seccademizle baş başa kalıp içimizi Yaradan’a dökmek; işte asıl ferahlık buradadır.
Tebessüm Sadakadır
Dinimiz İslam, hayatın her anını bir ibadete dönüştürme fırsatı sunar. Sadece namazda veya oruçta değil; yolda yürürken bir taşa takılmasın diye onu kenara çekmekte, bir dosta verilen içten bir selamda, evladımıza gösterdiğimiz şefkatli bir bakışta büyük müjdeler gizlidir. Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurduğu gibi: "Mümin kardeşinin yüzüne tebessüm etmen bir sadakadır."
Ne kadar basit, değil mi? Ama ne kadar kıymetli... Bir gülümseme bazen buz tutmuş kalpleri eritir, bazen de yorgun bir gönle can suyu olur.
Bugün Ne Ektik?
Hayat, ahiret yurduna hazırlık yaptığımız bir tarla gibidir. Bugün ektiğimizi yarın biçeceğiz. Eğer dilimizden güzel sözü, elimizden cömertliği, kalbimizden merhameti eksik etmezsek; o hasat vakti geldiğinde yüzümüz gülecektir.
Kıymetli dostlar, dünya gelip geçici bir gölgelikten ibaret. Asıl olan, bu gölgelikte yürürken kimsenin kalbini kırmadan, rıza-i ilahiyi gözeterek yürüyebilmektir.
Gelin, bugün gönül heybemizi biraz daha temizleyelim. Gereksiz kırgınlıkları, dünya hırslarını çıkarıp atalım; yerine şükrü, sabrı ve muhabbeti koyalım.
Rabbim hepimizi, gönlü mutmain, yolu aydınlık ve sonu saadet olan kullarından eylesin.
Emanetleri zayi etmeyen Allah’a emanet olun.
Esra Günay Suiçer