VE SEN EY ŞEHİT
Şehit; ben şehidi akan kanından tanırım
Kerbela meydanlarında yezitlere karşı direnen
Aktığı vakit ahdini yerine getiren
Vefasına gökleri şahit tutan
Paramparça bedeni ile Rabbinin huzuruna çıkışından tanırım
Yürü ey şehit
Sönmez intifada ateşi sinelerde
Dinmez feryatlar ümmet uyanmadıkça
Aksa'nın direnişi bitmez
Ben seni cihad meydanlarında heybetinden tanırım
Gül ki ey şehit
Gül ki çiçek açsın kabirler
Kopsun yetime uzanan eller
Ve görsün Haremeyn’de ibadet edenler
Ben seni gülüşünden tanırım
Haykır ey şehit
Zulme ortak olanlar
Ümmeti yalnız bırakanları
Direnişe gölge düşürenleri
Haykır ki dar gelsin dünya susanlara
Ebabil olsun attığın her kurşun eli kanlı boranlara...
Ben seni kafire korku salan sesinden tanırım
Ve sen ey Kudüs
Yezitlere Hüseyinleri kurban eden şehir
Şahit ol mazlumun feryadına
Şahit ol şehidin kanına
Şahit ol fedailerine, muhafızlarına
Ve sen ey kadim şehir Kudüs Şahit ol
Ebu Ubeyde’ye…
AKSA TERİM
CİHADIN SESİ
Bir sessizlik, yüksek çığlıkların koynunda derin bir sessizlik.
Resmini ilk kez bir ekranda görmüştüm; ama sadece gözlerini ve tekbirlerle yükselen şehadet parmağını.
Nefesin kesik kesik, gözlerin Allah'a açık.
Ümmette bir sessizlik, intikam sancısında yeminlerimiz. Kudüs'ün fethine gebe kalmış ümitlerimiz.
Şüphesiz emanettir şanı yüce olan Allah 'a
Korkuya ne hacet imanın Resulullahtan emanet iken.
Sana layıkmış şerefli ölüm ...
Ey bize bizliği bildiren mücahid!
Ey şehadeti zaferler doğuran yiğit
Aksa hala tutsak iken,
Niçin açıldı nur saçan çehren.
Zifiri bir karanlığa gömüldü ümmet
Lakin sende şerefli bir İzzet
Akan kanın nice tohumlar yeşertecek.
Yeminler olsun ki biz burada kalacağız
Aksanın koynunda senin gibi kılıç sallayacağız.
Sesinden ilham alacağız, direnişin ile kök salacağız.
Gözlerinde davanı sevdik, sahiplendik...
Göğsündeki imandan şehadet parmağından tanıdık seni.
Gözleriyle düşmana diz çöktüren,
Yüreği korku bilmeyen bir yiğit tanıdık.
Cihad meydanında görürken seni Hayber’deki Ali'yi anımsadım.
Şimdi Sancak kime emanet.
Davanı kimler omuzlayıp yüklenecek.
Heybetindeki zaferin sesinle geleceğine bağlıydı tüm benliğimiz.
Umudun diliyle konuşmanı bekliyorduk
Şimdi suskunluğun içinde
Sesine hasret, kelamına muhtacız ...
Artık isminle davanı yaşatırız.
Bir lider düşer ardından yeni liderler gelir.
Bir mücahid gider bin mücahid doğar.
Çünkü Filistin toprakları zeytin yetiştirir gibi direnişçi yetiştirir.
Onlar zillete razı olmayıp izzetlice canlarını Allah'a satan yiğitlerdir...
Ey Çağın iman meşalesini ümmete gözleriyle yakan yiğit vallahi sen kazandın
Selam olsun şanına, imanına.
Selam olsun ayak bastığın kutsal topraklara.
Selam olsun izzet dolu direnişine ve cihadına.
Selam olsun mübarek davana.
Selam olsun şehadet parmağına.
Selam söyle iki cihan serverine.
Mübarek ola şehidim, mübarek ola azizim...
Kıyamet gününde hasmın olmamak duasıyla.
Vesselam
Nehir Çelik
Kaydırırken Kaybettik
Z kuşağı, istediği her şeye çok kolay bir şekilde ulaşabiliyorken nasıl bu kadar mutsuz olabiliyor?
Evet; kaydırmak, reels’ler, kısa videolar ve shorts’lar… Dünyada hiçbir hedefimiz olmasaydı, amaçsızca yaşasaydık, ömrümüzün sonuna kadar kaydırabilirdik. Çünkü kısa videolar tam olarak bunu amaçlayarak hazırlanıyor. Peki, bizi bu videolara iten etken nedir?
Sınav stresleri, aile problemleri, manevi boşluk, gelecek kaygıları ve bunlar gibi daha birçok etkenden dolayı beynimiz yorulur ve mutsuzlaşır. Beyin bu anda “En hızlı nasıl mutlu olabilirim?” diye sorar. İşte dopamin kavramı bu noktada devreye girer.
Beyin, mümkün olan en kolay şekilde mutluluk hormonunu salgılamak ister. Tam da bu noktada kısa videolar çok iyi bir çözüm olarak karşımıza çıkar. Çünkü çok kısa bir sürede ve çok basit bir şekilde yüksek oranda mutluluk hormonu salgılanır.
“E ne güzel işte, mutlu oluyorsak bir sorun yoktur.” diye düşünebilirsiniz. Fakat beynimiz bu kısa süreli mutluluğa alıştığında, artık asıl haz verici (bir hobi yapmak, bir şeyler çizmek, dua etmek gibi) aktiviteler çekici gelmemeye başlar. Çünkü bir tarafta uzun uğraşlar gerektiren ve sonunda gerçek mutluluğu yaşayacağımız bir iş varken, diğer tarafta parmağımızın bir hareketine bakan ve geçici mutluluk veren bir eylem vardır.
Doğal olarak gençlere ikinci seçenek daha cazip gelir. Ancak kaçırılan bir nokta vardır: Uzun uğraşlar vererek elde ettiğin bir iş, sana uzun süreli bir mutluluk sağlar; fakat kaydırarak elde edilen mutluluk kısa süreli olacaktır. İşte bu dönemde gençler ikinci seçeneği tercih ettiklerinden dolayı sürekli olarak “Hiçbir şeyden zevk almıyorum”, “Sıkıldım”, “Ders çalışamıyorum” gibi ifadeler kullanmaya başlarlar.
Peki, bununla nasıl başa çıkabiliriz? Aslında bunun birçok yolu vardır. İlk olarak “dopamin detoksları” karşımıza çıkar. Yani bir süreliğine kısa haz veren şeylerden uzaklaşarak, rutin hâline getirebileceğimiz ve bize mutluluk veren şeylere yönelmeliyiz. Bu bir el örgüsü olabilir; bir şeyler yazmak, bir şeyler çizmek olabilir; keşfedilmeyi bekleyen yeteneklerimizi keşfetmek olabilir, yapmaktan zevk aldığımız bir spor olabilir ya da asıl mutluluğun sahibi olanla hasbihal etmek olabilir…
İçimizde fıtrî olarak bir boşluk vardır. Biz bu boşluğu anlık mutluluk sağlayan şeylerle doldurmaya çalışırsak, hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin olamayız. Ancak bu boşluğu, doldurulması gerekenlerle doldurursak asıl mutluluğa erişmiş oluruz.
Şüphesiz yaratan, yarattığını yarattığından daha iyi bilir
Kalbini, kalbini yaratanla doldurdukça huzur bulursun...
Rukayye Eslem Diril/Diyarbakır
15 yaşında
Ra'd Suresi 28. Ayet Üzerine
“İyi bilin ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur” (Ra'd Suresi, 28. Ayet)
Bilbethane ıztırabat çeken ervahlar ruhun çektiği ıztırabat âzâyı bedene sirayet eder zira acıyı çeken ruh ve kalb ehli dalâlette olanlardan ise karşısına çıkan müşkilatları sebeplere bağlayamaz olur...
Sebepleri birbirine bağlayamayan bedbaht beşer kabz olmuş ruhunu bedenine sığdıramayınca iflas eder.
Ancak çözümü zor gibi görünse de hikmet nazarıyla bakabilen zîhayat bir ve tek olan cenabı haktan hakikati talep eder, sadâ-yı hâcette bulunur, kalb ve ruhlarının mutmain olmasını isterler.
Allah'ı tesbih eden zîhayatın delâlet-i hâline bakıldığı vakit ruhunun ve kalbinin mutmain safa içerisinde olduğu açık bir nazarla görünür.
“Şanı yüce olan Rabbinin adını tesbih et. O Rabb’inki her şeyi yaratıp belli bir düzene koydu. Her şeye belli bir ölçü tayin ederek onu yaratılış gayesine yöneltti.” (Â'la Suresi, 1-3. Ayet)
Sara Köprüdüz
Örtü: Kumaş Değil, Şahitlik
Ey başı örtülü ama mahremiyetinin incindiğini fark edemeyen bacım…
O nadide güzelliğin, nice çirkin bakışın hedefi oluyor; farkında olmadan.
Başımızdaki ayet, bizi bir inci misali saklamak içindir.
Peki biz bugün örtüyü, bakışları durdurmak için takmıyorsak, durup bir düşünmek gerekmiyor mu?
Saçlarımız örtülü, evet.
Ama ya niyetimiz?
Ya imanımız?
Başımızdaki örtü, hangisini gerçekten saklıyor?
Örtü, yalnızca saçı kapatan bir kumaş parçası değildir. Örtü; bakışı terbiye eden, bedeni perdeleyen ve kalbi koruyan bir bilinç hâlidir. Görünmez olmak değil, ölçülü görünmektir. Kendini silmek değil, kendini emanet bilmektir.
Bu yüzden örtü, bedenden önce zihinde başlar. Zihin örtülmeden, bedenin örtülmesi tek başına yeterli olmaz.
İlk kez Müslüman kadınlara örtü ayeti indiğinde, sahabe hanımlar ne yaptılar? Ellerine geçen herhangi bir bez parçasıyla hemen örtündüler. Güzelliklerini sakladılar. Çünkü Allah’ın ayetleri, önce kalplerine işlemişti.
Rabbimiz buyurur, “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar; iffet ve namuslarını korusunlar. Kendiliğinden görünenler müstesna, süslerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler.” (Nûr Suresi, 31. Ayet)
Burada sormak istediğim şudur: Bu ayeti okuduğunuzda ne hissediyorsunuz?
Kur’an’da örtü emrinden önce bakıştan söz edilmesi boşuna değildir. Çünkü bakış serbest kaldığında, örtü anlamını yitirir. Eğer gözlerimizi haramdan sakınıyor fakat başkalarının bakışlarını durduramıyorsak, bu örtü değildir.
Örtü, kişisel bir tercih değil; mahremiyeti koruyan ilahi bir sınırdır. O sınır ihlal ediliyorsa, örtü şekle indirgenmiş demektir. Eğer süsümüz olan güzelliğimizi modaya feda ediyorsak; “Rabbim emretti ama ben kendime göre örtüneyim” diyorsak, burada itaat değil, uyarlama vardır. Ayetle aramıza mesafe girer, kalple kurmamız gereken bağ zayıflar. Ayet bize “yakalarının üzerine kadar örtsünler” diyorsa; biz örtüyü dikkat çeken modern bir forma indirgediğimizde, bu ayeti sadece gözle ve dille okuyoruz demektir. Oysa ayet, yaşanmak için indirilmiştir.
Ey bacım…
Unutma, sen kıymetlisin. Allah katında kıymetlisin. Resûlullah’ın nazarında kıymetlisin.
Sen, Resûlullah’ın ifadesiyle kırılgan bir şişe gibisin. Bu kırılganlık zayıflık değil; değerin işaretidir. Allah seni süs olsun diye değil, emanet olsun diye yarattı. Mücevher gibi nadide, inci gibi saklı kıldı.
Bu yüzden sen özelsin.
Herkes seni göremez.
Herkes sana dokunamaz.
Çünkü her değer, herkesin erişimine açılmaz.
O hâlde kalk ve de ki:
“Ben anladım.
Ben idrak ettim.
Ben tövbe ettim.”
Al eline örtünü.
Ayetin rehberliğinde,
Resûlullah’ın izinde,
İffetle bağla.
Bağırmadan,
İddia etmeden,
Kimseyi suçlamadan…
Sessizce İslam’ı haykır.
Çünkü bizler, örtümüzle konuşuruz.
Bizler, örtümüzle davet ederiz.
Ve bazen bir kadının vakarı,
bin kelimeden daha gür bir tebliğdir.
Şehadet Demir
Nasip ve İman
İman bir nasip meselesidir. Eğer senin nasibin varsa, daha nübüvvetten 12 yıl önce Allah (Celle Celaluhu) seni seçer, sana bir rüya gördürtür ve seni kâinatın efendisi ile en yakın dost kılar. Ama eğer nasipsizlerdensen, istersen peygamber akrabası ol; senin adın Ebu Leheb, Ebu Cehil olur. Dedik ya, bu bir nasip meselesidir.
Hazreti Ebubekir (Radiyallahu Anh) –gerçek adı Abdullah bin Ebî Kuhâfe olan Sıddıklar Sıddığı– daha nübüvvetten 12 yıl önce bir rüya görür. Rüyada ayın kendisine yaklaştığını, göğsüne yerleştiğini, Mekke'nin hemen hemen tüm evlerinde o ayın bir parçasının yayıldığını ve en sonunda Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) evinde o ayın nurunun toplandığını görür. Bu rüyayı kimseye anlatmaz, sadece o zamanın bilginlerinden bir rahibe anlatır. Rahip de bunu tabir eder. Sonra bir gün Mekke'den birilerinin peygamber olduğunu duyar, gider. Kâbe'nin hemen yanında Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile karşılaşır. “Sen peygamber olduğunu iddia ediyorsun, bunun için delilin nedir?” diye sorar. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) elini onun göğsünün üzerine koyarak, “Hani sen bundan 12 yıl önce bir rüya görmüştün; ayın göğsüne geldiğini, nurun bütün Mekke'ye yayıldığını ve en son benim evimde toplandığını… Sen de bunu tabir ettirdiğinde benim geleceğimin müjdesini aldın” buyurur. O anda Hazreti Ebubekir, göğsündeki o ele sıkı sıkı sarılır ve “Entê Resûlullah” (Sen Allah’ın Resûlüsün) der. Ve o günden sonra ona en yakın arkadaş, en sadık dost olur. Hani Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), İsra ve Miraç olayını anlattığı zaman –yani “Kulunu bir gece Mescid-i Harâm’dan, kendisine bazı ayetlerimizi göstermek için etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” (İsrâ Suresi, 1. Ayet) ayetindeki olay– Mekke'nin müşrikleri onu alaya almak için, ona sımsıkı bağlı olan, tüm benliğiyle iman etmiş Hazreti Ebubekir’e koşarak gidip: “Ey Ebubekir! Duydun mu, senin Muhammed’in ne söylüyor? Bir gecede Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya gidip Allah ile görüştüğünü iddia ediyor. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?” derler. Hazreti Ebubekir’in verdiği cevap şudur: “Bunu söyleyen Muhammed midir? (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)”, “Evet” dediler. “Eğer O söylüyorsa doğrudur.” Onun imanında ne eksiklik ne de gevşeme oldu. Vallahi o bu olayla daha da ona bağlandı ve onun peygamberliğinin büyüklüğünü çok daha iyi anladı. Rabbimiz cümlemizi Hazreti Ebubekir Sıddık’ın (Radiyallahu Anh) imanıyla iman edenlerden eylesin. Amin.
Zeynep Özdemir
SEVGİLİ NAMAZIM
Ey ruhumun kalbimin dinginliği
Ey hayatıma anlam katan sürurum
Aldığım nefesi anlamlandıran tek gerçeğim
Başımın tacı gönlümün sultanı namazım
Şu koskoca evrende yalnızlığıma merhem olan
Derdimin dermanı gönlümü huzurla dolduran
Yaşanılmaz dünyama güneş gibi doğan
Biricik, yegâne tek cennetim namazım
Sana doğru akıp giderken zaman
Coşkular içinde sana akar yüreğim
Her vaktin farklı bir sevinç fısıldar içime
En sevgili, gözümün nuru namazım
Sen varsan ben varım seninle ayaktayım
Varlığınla varlık kazanıyor hayatım
Huşunla doldur beni rahmana ulaştır
Secdelerle donat beni canım namazım
Ruhumu doyuran en büyük etkenim
Refiki alaya ulaştıran tek yelkenim
Seninle açılır gülümser göz bebeklerim
Varlığına şükürdâr olduğum namazım
Sana çağırır dört bir yandan minareler
Senin içindir temizlendiğimiz abdest
Sana varmaktır serdiğim seccadem
Ben seni, sen beni kıl ey namazım
Seninle yeşerir gülistan olur dünyam
Seninle geçer ancak seninle yaşanır yıllar
Gündüzüm gecem sabahım akşamım
Ekmeğim tuzum yaşam amacım namazım
Seni bilmeyenler ne de bedbaht
Seninle olur ancak güzel bir baht
Sensiz geçen ömür zarar, ziyan
Seninle neşvünema bulur insanlık namazım
Miraçtan bize Rabb’dan gelen hediyesin
Ey rabbin armağanı Başım gözüm üstünesin
Gelişinle kuru, çorak gönüllere su serpensin
Gönlümün en sevgili mihmanı namazım
Zeynep Özel/Konya