Bu sözü hepimiz söylemiş veya duymuşuzdur ama gerçek anlamda kaçımız bu sözü idrak edebildi? Evet, Allah iyilerin yanındadır. Buna inanıyoruz. Fakat Allah’a gönülden bağlı olan insanların da zaman zaman yardımsız kaldığını hissettiği, yalnızlık duygusuna kapıldığı, sanki hiçbir destekçisi yokmuş gibi hissettiği anlar olur. Hepimize tanıdık gelen bu anlarda Allah’u Teâlâ gerçekten yanımızda mıdır, yoksa bizi, bizim hayrımıza olacak bir hikmet sebebiyle terk edilmişlik hissine mi bırakır? Bunu bir düşünelim.
Allah iyileri korur ama iyilerin de kendini koruyacak bilinç ve güce ermesini ister. Yaşadığımız her zorlu olayda bize verilen akıl ve iradeyi muattal kılıp ilahî bir yardım ummak, sahih İslam anlayışı değildir.
İyilerin de tehlikeyi önceden fark edebilecek, insani ilişkilerde gerektiğinde sınır koyabilecek, kendi hayrını koruyabilecek bilinç ve iradeye sahip olması; kendine yönelen şerri defedecek güçte olması gerekir.
Bu sebeple Allah iyilerden yana olsa da iyiler her zaman kazanmaz, işleri her zaman rast gitmez. İyiler de kaybeder. Fakat bu kaybediş, Allah’ın korumasından uzak olunduğu anlamına gelmez. Bilakis, altın gibi değerli madenlerin eritilerek en iyi formuna ulaşması gibi, insanoğlu da çeşitli zorluklara ve imtihanlara tabi tutularak en iyi versiyonuna, en iyi formuna ulaşır.
Yani bu tek başına bırakılmışlık hissi, Allah’ın korumasından uzaklık değil; iyinin, kendi iyiliğini koruyabileceği bir farkındalık seviyesine ulaşması, kötülüğü ve tehlikeyi iyilikten ayırt edebilecek bir basirete kavuşması için gerekli bir süreçtir. Buna kısaca bilinç yükseltme süreci diyebiliriz.
“Allah iyilerin yanındadır” sözü, Kur’an’daki “Şüphesiz Allah takva sahipleriyle beraberdir.” (Bakara Suresi, 194. Ayet) ayetiyle anlam bulur. Bu “beraberlik”, fiziksel bir destekten çok; ilmi, rahmeti ve hidayetiyle kuşatma anlamına gelir. Yani Allah’ın yanımızda olması, hayatın sorunsuz olması demek değildir.
Nitekim en sevilen kullar bile ağır imtihanlardan geçmiştir. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Taif’te taşlanmış, yalnız bırakılmış hissini yaşamıştır. Hazreti Yusuf (Aleyhisselam) kuyuya atılmış ve zindana düşmüştür. Eyyûb (Aleyhisselam) ağır hastalıklarla sınanmıştır. Bütün bu örnekler gösteriyor ki yalnızlık hissi, ilahî terk edilmişlik değildir.
Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyurur, “Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez.” (Bakara Suresi, 286. Ayet) Bu ayet bizlere, imtihanın aynı zamanda bir kapasite göstergesi olduğunu söyler. Yani zorluk, güçsüzlüğün değil; içimizdeki potansiyelin işaretidir.
Evet, Allah iyileri korur; fakat onları pasif bırakmaz. Akıl, irade, sezgi, sınır koyma becerisi… Bunların hepsi ilahî emanetlerdir. Tehlikeyi görmezden gelerek “Allah beni korur.” demek tevekkül değildir; aksine tedbiri terk etmektir.
İslam geleneğinde bu denge, Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dilinden “Önce deveni bağla, sonra tevekkül et.” sözüyle ortaya konmuştur. Yani: İyilik saflık değildir. Merhamet sınırsız tahammül değildir. Sabır, kendini ezdirmek değildir. Ve yaşanan zor süreçler “terk edilme” değil; çoğu zaman ayırt etme yeteneğinin gelişmesidir. Kiminle yürüneceğini, nerede durulacağını, ne zaman susulup ne zaman sınır çizileceğini öğrenme sürecidir.
Ateş altını yok etmez; saflaştırır. İmtihan da imanı yok etmek için değil, bilinci olgunlaştırmak için vardır. Belki mesele şudur: Allah yanımızdadır; fakat bazen bizim de kendi yanımızda olmayı öğrenmemizi ister.
Ve o yalnızlık anlarında aslında şu davet vardır: “Ben seni bırakmadım. Sen de kendini bırakma.”
Zeliha Elter