İnsan yaratılışından (fıtrat) bahşedilen en kıymetli hasletlerden biri hayadır. Haya; utanma, edep, incelik ve mahcubiyet duygusunu içinde barındıran yüksek bir erdemdir. Sözlükte “Çekinme, tövbe, vazgeçiş vb.” anlamlara gelen haya kelimesi, ahlaki terim olarak. “Nefsin hoş olmayan kötü davranışlardan rahatsızlık duyarak bunları terk etmesidir.” Kur’an-ı Kerim’de haya kavramı doğrudan isim olarak geçmese de edep ve iffeti koruyan bazı ayetlerle zikredilir.
Nitekim Allah Teala:
“Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar.” (Nur Suresi, 30. Ayet)
“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar.” (Nur Suresi, 31. Ayet) buyurarak haya ve iffetin imanın bir gereği olduğunu bildirir, insanın haya erdeminin zarar göreceği yerlerden uzak durması salık verilir.
Kur’an-da haya duygusunun örnek olarak verildiği sahnelerden biri de Hazreti Musa ile Hazreti Şuayb’ın (Aleyhisselam) kızlarının kıssasında geçer. Kasass Suresi’nde anlatıldığı üzere, Hazreti Musa (Aleyhisselam) Medyen’e vardığında insanların hayvanlarını suladığını fakat kenarda iki genç kızın beklediğini ve kalabalığa karışmadığını görür. Onlara sorduğunda, “Çobanlar çekilmeden biz hayvanlarımızı sulamayız, babamız da yaşlıdır” derler. Hazreti Musa (Aleyhisselam) onların hayvanlarını suladıktan sonra gölgeye çekilir. Daha sonra kızlardan biri “utana utana yürüyerek” (Kasass Suresi, 25. Ayet) Hazreti Musa’nın (Aleyhisselam) yanına gelir ve onu babalarının davetine çağırır. Bu ifade, haya duygusunun Kur’an-da ne kadar nezih bir şekilde yer aldığını, kadın erkek ilişkilerinde edep ölçüsünün nasıl korunması gerektiğini gösteren canlı bir örnek olarak verilir.
Kur’an- Kerim’in bir hayat ve amel kitabı olduğunu öğreten Sevgili Peygamberimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüksek bir haya duygusu taşıdığı evinde oturan bir genç kızdan daha hayalı olduğu rivayet edilir.
“Haya imandandır” (Buhari, İman, 16)
“Haya ancak hayır getirir” (Buhari, Edep, 77)
Buyurarak haya duygusunun insana kazandırdığı güzellikler hatırlatılır ve imanın bir parçası olduğu üzerinde durulur. İnsanı günahlardan koruyan, iyiliğe yönlendiren en güçlü manevi fren gibidir. Kişinin fıtratında bulunan haya duygusu zarar görmemiş ise yanlış yerlere düşmekten insanı korur. Çünkü haya mahcup olma duygusunu yaşamak istemez ve onu Allah Telaya karşı mahcup olmaktan alıkoyar ve davranışlarına bir ölçü kazandırır.
Mümin, haya duygusunu korumak için bazı yerlerde bulunmamalıdır. İçimizi burkan ve utanma duygusunu uyandıran hiçbir şeye bakmamalı; konuştuğumuzda vicdanımızı rahatsız eden sözleri dillendirmemeli, kulak verdiğimizde yüreğimizin feryat ederek bizi uyarmaya çalıştığı şeylere kulak tıkamamalıdır. Çünkü göz, kulak ve dil kalbin aynalarıdır. Rabbimiz Kur’an’da, “Şüphesiz kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra Suresi, 36. Ayet) buyurarak insanın sorumluluklarını hatırlatır.
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) haya duygusunun davranışlarımıza yön veren bir içsel fren olduğunu haber verir. Nitekim Hazreti Şuayb’ın (Aleyhisselam) kızlarının Hazreti Musa (Aleyhisselam) ile konuşurken “utanarak” hitap etmeleri haya duygusunun Kur’an’da övgüyle zikredilen bir özellik olduğu gösterilir.
Haya sadece kişisel bir erdem değil, aynı zamanda toplumsal huzurun da teminatıdır. Haya duygusunun aktif olmadığı toplumlarda, bu özellik tıpkı sıcağa maruz kalan buzun erimesi gibi yavaş yavaş kaybolmaya başlar. Geri dönüşü zor olan bu kayıpla birlikte iffetsizlik yayılır, ilişkiler yozlaşır ve toplumsal düzen bozulur.
Nitekim Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), “Utanmıyorsan dilediğini yap.” (Buhârî, Edeb, 78) buyurarak hayanın kalkmasının, günaha kapı açtığını haber vermiştir. Kaynaklarımızda hayanın bir sıralama üzere ele alındığı, öncelikle kulun Rabbine karşı saygı çerçevesinde olması gerektiği belirtilir. Çünkü gerçek haya, insanın Allah ‘ın (Celle Celaluhu) huzurunda daima mahcubiyet taşımasıdır.
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Allah’tan hakkıyla haya ediniz” diye buyurduğunda, Sahabiler: “Biz zaten Allah’tan haya ediyoruz ya Resulullah” deyince Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle açıkladı:
“Allah’tan hakkıyla haya etmek; başı ve içindekileri (akıl, göz, kulak, dil) korumak, karnı ve içindekileri (helal-haram hassasiyeti) gözetmek, ölümü ve çürümeyi hatırlamaktır. Kim ahireti isterse, dünyanın süsünü bırakır. İşte kim bunları yaparsa Allah’tan hakkıyla haya etmiş olur.” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyame, 24)
Hayadan mahrumiyet, insanı sadece toplum karşısında değil, Allah (Celle Celaluhu) karşısında da utanmaz hale getirir, Korkmamak ve çekinmemek süreci, kişiyi bencilleştirir, sadece kendi arzularını önceleyen bir tavra sürükler. Bu da önce dünya hayatını bozar, ardından da ahiret hayatını tehlikeye atar. Böylece haya duygusunu kaybeden kimse, en büyük zararı kendine vermiş olur.
Haya, insanı kötülükten koruyan manevi bir fren gibi aktif olarak insanın davranışlarına katkı sağlarken, dur demeyi öğretmeye çalışır. Bir mümin, gözünü, kulağımı, dilini, bedenini, davranışlarını edep dairesinde kullanmaya kendisine verilen (fıtrat) sayesinde dikkat eder. Kendisine sunulan ikaz sistemi gibi görev alan haya özelliği kullanıldıkça insan da artık vazgeçilmez bir erdem olan bu özellik daha çok ortaya çıkarak hayalı olabileceği imkanlar sunar.
O halde haya, hem dünya hayatının huzuru ve edepli yaşamanın tılsımı, hem de ahiret saadeti için vazgeçilmezdir. Mümin, haya duygusuna sahip oldukça hem Allah’ın rızasına yaklaşır hem de toplumun güven ve edep içinde yaşamasına katkı sağlar.
Dolayısıyla mümin, kalbini kirleten her türlü görüntüden, sözden ve sesten uzak durarak haya nimetine vefalı kalmalı; haya sayesinde hem kendisini hem toplumunu iffetle korumalıdır.
Sevgili haya, sana vefalı kalmalıyız. Çünkü sen bizi kötülükten uzaklaştıran, kalbimizi güzelleştiren, imanımızı olgunlaştıran ilahi bir nimetsin.
Sena ASLAN