Yanılsamalarla dolu bir dünyanın içinde hakikatin peşinde koşanlar olarak biz müminlerin de zaman zaman ayağı tökezleyebilir. Gözlerimiz yanılır, dikkatimiz dağılır ve odak noktası hakikatten kayabilir.
Atamız Hazreti Adem'in (Aleyhisselam) yaratılışından bugüne kadar ebedi düşmanımız olan şeytan ve avenelerinin çabalarını dikkatle incelediğimizde şu soruyu sormamız icap eder: Acaba şeytanın asıl arzusu bizlere günahı sevdirmek mi yoksa icat ettiği oyuncaklarla odağımızı hakikatten çevirebilmek mi?
Evet, teknolojinin bu kadar gelişmiş olduğu zamanımızda çok fazla uyarana maruz kaldığımız ve odağımızın pek çok yöne doğru parçalanmış olduğu yadsınmaz bir gerçek. Ev hayatı, iş hayatı, eğitim hayatı, ibadet ve eğlence arasında gidip gelirken işleri önceliklerine göre sıralamak ve her işe hak ettiği kadar zihin yormak; elzem olan lakin başarmakta en çok zorlandığımız imtihanımız haline geldi. Çünkü modern dünya bizi sadece günahlarla değil, daha ziyade “faydasız kalabalıklarla” kuşatıyor. Şeytanın en işe yarar stratejisi, insanı her zaman doğrudan bir bataklığın içine çekmek değildir; bazen onu hakikate en yakın olduğu zamanda bile meşgul ederek asıl görmesi gerekeni göremez hale getirmektir. Önümüze sürülen bin bir çeşit dijital ekran, bitmek bilmeyen bildirim sesleri, her köşe başında bizi bekleyen yapay gündemler ve zihnimizi parselleyen o cazip oyuncaklar... Hepsi, ruhumuzun derinliklerinde yankılanması gereken o büyük sessizliği ve tefekkürü gürültüye boğmak için tasarlanmış gibidir.
Günahın çirkin yüzünden kaçarken “mubah” kisvesi altında önümüze serilen ve bizi oyalayan bu renkli perdelerin arkasında asıl cevheri, yani odak noktamızı kaybediyor olabilir miyiz? Oysa odaklanmak, müminin en büyük kalkanıdır. Odağını kaybeden bir zihin, rüzgârda savrulan bir yaprak gibidir; nereye gittiğini bilmeden sadece sürüklenir.
Tarihin ilk sayfalarına, insanlığın atası Hazreti Adem’in (Aleyhisselam) kıssasına baktığımızda bu sorunun cevabı netleşir. Şeytan, atamız Âdem ve annemiz Havva’ya doğrudan “İsyan edin!” diyemedi. Deseydi bu çağrısının cevapsız kalacağını biliyordu. Onlara ebedilik, sonsuz mülk ve hiç bitmeyecek bir saltanat vaat ederek zihinlerini bulandırdı; odaklarını Allah’ın kesin olan emrinden uzaklaştırıp o yasak ağacın cazibesine çevirdi. Unutkanlık ve odak kaybı, insanlığın ilk imtihanıydı.
Bugün de değişen hiçbir şey yok.
Şeytan, modern yaşamın sahte aciliyetlerinden bize sürekli yeni “yasak ağaçlar” veya daha doğrusu “faydasız meşguliyetler” sunuyor. Bizler ev, iş, eğitim ve sosyal hayatın koşturmacası arasında mekik dokurken, seccadenin başına geçtiğimizde bile zihnimizde bir sonraki e-postanın, izleyeceğimiz bir sonraki videonun ya da yarım kalan bir dünya işinin provasını yapıyor isek; dikkatimiz parçalandıkça kalbimizin hidayet ışığı zayıflıyor olabilir.
Peygamberlerin hayatı; tarihin akışını değiştirmeleri ve insanlığa rehber olmaları yönüyle tam anlamıyla birer “odaklanma ve istikamet” dersidir. Onlar, zamanlarının en büyük gürültüleri, baskıları ve sahte parıltıları arasında bile gözlerini bir an olsun hakikatten ayırmamışlardır.
Hazreti İbrahim (Aleyhisselam), etrafı baştan aşağı sahte ilahlarla, gücüyle göz kamaştıran Nemrutlarla çevrili bir dünyada doğmuştu. Yıldızlar, ay ve güneş insanlığın dikkatini dağıtan, onları hakikatten koparan birer tabiat oyuncağı haline gelmişken o, zihnini ve kalbini tüm bu uyarıcılardan temizledi. “Ben batıp gidenleri sevmem” diyerek yönünü doğrudan Yaradan’a döndü. Ateşin içine atılırken bile ne Cebrail’e ne de bir başka sebebe takıldı; odağında sadece Rabbi vardı ve o yangın yeri onun için bir gülistana dönüştü.
Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayatına baktığımızda; Mekke ticaretin, şatafatın, şiir panayırlarının ve putların gürültüsüyle çalkalanırken o, zihnini bu parça parça olmuş dünyadan korumak için Hira Mağarası’na sığınıyordu. Hira, aslında bir kaçış değil, odağı toplama merkeziydi. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) orada sessizliği dinleyerek kâinatın sesini duydu.
Peygamberlerin izinden giden büyük Müslüman şahsiyetler de zihinlerini dünyanın oyuncaklarına kaptırmamanın eşsiz örneklerini sergilemişlerdir.
Hazreti Ali (Kerremallahu Vecheh), bir savaşta ayağına saplanan oku çıkarırlarken hissedeceği acıdan çekinenlere, “Ben namaza durduğumda çıkarın” demişti. O namaza durduğunda ruhu beden mülkünden o kadar uzaklaşıyor, odağı hakikate öyle kilitleniyordu ki etindeki okun çekilip çıkarılmasını hissetmiyordu bile. Bugün bizim ise namazda yanımızda titreyen bir telefon, bizi tüm huşumuzdan ve hakikatimizden koparmaya yetiyor. Aradaki uçurum günah farkı değil, odak farkıdır.
Bir de İmam Gazali’yi hatırlayalım. Yaşadığı dönemin en prestijli medresesi olan Nizamiye’de başmüderrisken şöhretin, entelektüel tartışmaların ve makamın zihnini parçaladığını, kendisini özden uzaklaştırdığını fark etti. Her şeyi elinin tersiyle itip Şam Emevi Camii’nin minaresinde, Kudüs sokaklarında yıllarca sürecek bir inzivaya çekildi. O gürültüyü terk edip içine dönmeseydi, bugün asırlardır yolumuzu aydınlatan İhyâu Ulûmi'd-Dîn gibi bir başyapıt ortaya çıkamazdı. Gazali bize, bazen en hayırlı işlerin bile zihni böldüğünde insanı asıl gayeden uzaklaştırabileceğini gösterdi.
Nihayetinde yanılsamalarla dolu bu dünya panayırında hepimiz birer yolcuyuz. Şeytanın en büyük tuzağı, bizi büyük günahların içine iterek hemen uyandırmak değil; mubah ve faydasız meşguliyetler ninnisiyle bizi derin bir gaflet uykusuna yatırmaktır. Ev, iş, eğitim ve eğlence elbette hayatın birer parçasıdır; ancak bunların hiçbiri bizi “kul olma” ekseninden kaydırmamalıdır.
Dağılan dikkatimizi tıpkı Hazreti İbrahim (Aleyhisselam) gibi tek bir merkeze toplamalı, Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gibi kendi iç Hira’larımızı inşa etmeliyiz.
Yolumuz hakikat, odağımız daim olsun.
Zeliha Elter