Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a, salât ve selâm da O’nun pak Rasulüne olsun.
Asırlar değiştikçe tanımlar değişiyor, hiçbir şey sabit kalmıyor. Tarzlar, dekorlar, yaşamlar bile değişiyor. Ancak değişmeyen şeyler de var; İslam’ın her döneme uyan, fıtratı sarıp sarmalayan güzellikleri gibi.
Kadın da zamanla hakkında değişik tanımlar yapılmış bir varlık… Yeri gelmiş insan mı hayvan mı diye tartışılmış, yeri gelmiş ilahlaştırılmış, kimi zaman da günahın kaynağı ve bütün kötülüklerin anası olarak görülmüş. Ulaşabileceği en güzel, en adaletli makama ancak İslam’la ulaşmış.
Özgüvene gelecek olursak, insanın iç dünyasındaki dinginliğin ve kararlılığın dışa yansımasıdır. Bireyin özgüveni, benlik algısı ve toplumla kurduğu ilişkiler arasında güçlü bir bağ vardır. Benlik algısı, kişinin kendini nasıl tanımladığı, nerede gördüğü gibi kendine dair fikirlerini içerir. Özgüven ise kişinin kendi değerini bilmesi, kendini inanması ve yaşam karşısında kendini yeterli görmesidir.
Özgüveni şu tanımlarla açıklayabiliriz:
Kendini tanıma: Kişinin güçlü ve zayıf yönlerinin farkında olması.
Kendini kabul etme: Eksikleriyle, hatalarıyla ve başarılarıyla kendini değerli görebilmesi.
Kendine güvenme: Karar alırken, harekete geçerken veya ilişkilerinde “ben yapabilirim” diyebilmesi.
Bağımsız duruş: Başkalarının yargılarına, beklentilerine ya da onayına tamamen bağımlı olmadan kendini ifade edebilmesi.
Burada durup biraz düşünelim. Bizim özgüven tanımımızla gerçekteki özgüven tanımı arasında ne kadar fark var?
Günümüzde özgüven denilince akla çoğu zaman dış görünüş, başarı ve statü geliyor. Hâlbuki özgüven içsel bir kavramdır. Bazen de özgüven, ‘cahil cesareti’ olarak karşımıza çıkıyor. Özgüven konusundaki yanılgılarımızdan biri de ‘bağımsız duruş’ kısmını yanlış anlamamız. Toplumun tepkisini çekecek şeyleri yapmayı özgüven sanıyoruz.
Hâlbuki yukarıda da belirttiğimiz gibi özgüven, kişinin kendini tanıması, kabul etmesi, kendine güvenmesi ve başkalarının yargı, beklenti ve onayına tamamen bağımlı olmadan, yani bir manada yine başkalarını hesaba katarak davranmasıdır.
Gelelim tesettür ve özgüven ilişkisinin günümüze yansımalarına ve aslında nasıl olması gerektiğine. Gönül isterdi ki Müslüman kadın, tesettürüyle iftihar etsin, Allah’ın emrini başının tacı yaptığı ve O’nun emrine uyduğu için özgüvenli bir şekilde başı dik gezsin. Ancak çoğunlukla bunun tam tersini görmekteyiz. Bunun elbette sebepleri var. Her şeyi kadına yükleyip, “Dinini öğrenmemiş, o yüzden de böyle ezik!” gibi sözler etmek doğru değil.
Tesettürlü Kadınların Özgüvenini Düşüren Sebepler
- Toplumsal Önyargılar ve Ayrımcılık: İş hayatında, eğitimde veya sosyal alanlarda “yetersiz” ya da “tek boyutlu” görülmek ve başörtüsü üzerinden kimliğinin sorgulanması.
- Kıyafet ve Moda Baskısı: Tesettürün tüketim kültürü içinde bir “marka” ya da “trend”e dönüşmesi, bunun sonucunda doğal kimlik ifadesi yerine stres kaynağı olması.
- İçselleştirme Eksikliği: Tesettürün anlamı ve hikmetiyle bağ kurulmadığında, dışsal bir yük gibi hissedilmesi. Bu dışsal yük hem bedensel hem de toplumsal bir yük olarak karşımıza çıkıyor. Toplumun nazarında ‘aşırı’ görünen bir tesettür, zamanla Müslüman kadının ayaklarına da dolanıyor, gözünü de görmez ediyor, migrene de sebep oluyor (!). Artık dışarıda başa gelen bütün sıkıntıların kaynağı oluveriyor. Çarşafı, peçeyi ve geniş giyim tarzını bırakan kadınlardan sıkça duyarsınız bunları. Kendi değerini tesettürden değil, başkalarının bakışından almaya çalışmak da tesettürlü kadının özgüvenini düşüren sebeplerden.
- Geçmiş Yasakların İzleri: Başörtüsü yasağı dönemlerinde yaşanan travmalar, dışlanma ve ayrımcılığın uzun vadede bıraktığı izler, özellikle eğitim ve kariyer alanında bu yasakların oluşturduğu “yetersizlik” duygusu.
Düşünün ki bir ülkenin en başarılı kadın doktorlarından biri mesleğinden men edilmiş. Bir diğeri milletvekili olmuş ama meclisten kovulmuş. Sırf başörtüsünden dolayı… Tesettürlü kadının içinde farkında olmaksızın şöyle bir düşünce oluşuyor: “Yapabilseydi o doktor/avukat/akademisyen vs. yapardı. Ben kimim ki bir değerim, bir başarım olsun. Ben hiçbir işi düzgün yapamam.”
Geçmiş yasaklardan dolayı, tesettürlü mezun ve meslek sahibi sayısı da az olup toplumsal önyargılarla birleşince Müslüman kadının önüne set olan bir sur gibi görünüyor. Çözüme yazının sonunda değineceğiz inşâallah.
- Modernlik – Dindarlık İkilemi: “Tesettürlü olmak çağ dışı mıdır?” gibi sorularla sürekli yüzleşmek zorunda kalmak. Modernlik ve dindarlık zıt iki kutupmuş gibi gösteriliyor. Ancak Müslüman, kendisinin hayrına olan her yeni şeyi kabul eder, dünya ve ahireti için onu kullanır. Modernlik, modaya uymak değildir. Uygun teknoloji ve ürünleri kullanabilmek demektir.
Peki, Müslüman kadın özgüvenini nasıl kazanır?
Bilmeliyiz ki bizler yeni bir çağın insanlarıyız. Eski başarılı tesettürlüler gitti. Sonrasında gelen mağdur tesettürlüler de bir şekilde bir yerlerde yaşıyor şimdi. Bizler, onlardan sonraki ilk tesettürlüleriz. Dolayısıyla eğer özgüven kaybımız varsa bunu en kısa zamanda telafi edip çocuklarımıza örnek Müslüman kadın toplumunu göstermek zorundayız.
Ne yapacağız? Acizler gibi oturup “Ben zaten hiçbir şeyi başaramam.” diye düşüne düşüne ömür mü tüketeceğiz? Geçmişin acıları üstüne ağlamaklı bir gelecek mi kuracağız? Instagram’da orada burada el âlemin dört başı mamur (!) yaşamlarını seyredip onlara mı özeneceğiz? 5N1K sorularla magazin ezberi mi yapacağız? Yoksa silkinip ayağa mı kalkacağız?
“Bunlar örümcek kafalı!” “Bunların kafası çalışmaz!” Nasreddin Hoca’nın da dediği gibi, “Elin ağzı torba değil ki büzesin.” Bırakalım kim ne derse desin. Onlar konuşurken işimize bakmak bizim görevimiz. Açık saçıklığın prim yaptığı şu devirde Rabbinin emrine uyabilenlere ne mutlu! Sırtını Allah’a dayamış, dünyanın neredeyse yüzde seksenini karşına almışsın. Açıklıktan beslenen kapitalistleri, kadın hakları diyerek İslam’a saldıran feministleri, her gün değişik bir tarza bürünüp sürekli birini memnun etmek köleliğine özgürlük diyen modernistleri…
Artık o onu dedi, bu bunu dedi, demek ki ben şöyleyim, böyleyim gibi düşünceleri susturup asli işlerimize odaklanma zamanıdır. İnsanlar bugün överse yarın söver. Allah’ın istediği gibi yaşamaya çalışan kimselere düşen, Allah’la güçlenmek ve özgüvenini de Allah’ın istediği yönde kullanmaktır.
Özgüven, tesettürünle her yere girmek değil, girmemektir. Orada Allah rızası yok, ben o işte yokum, diyebilmektir. Özgüven, en yakının bile tesettürünle alay ederken, kendini Allah’ın askeri olarak görebilmendir. Gücü başkalarının taltiflerinde değil, Rabbinin emrine itaatte bulmaktır.
Rabbim cümlemizi tesettürüyle güçlenen kimseler eylesin. Amin…
Sezgin Özbay