Market rafları önünde ağlayan çocuk ve ikna çabaları ile mahcubiyet dolu bir anne. Evladına yalvarırcasına susmasını isteyen bu anne oldukça yorulmuş görünüyor. Annenin yorgun bakışlarına karşın çocuğun hoyratça ve umursamazca bağırışları tüm herkesin dikkatini çekerken anne bir taraftan durumu düzeltmeye çalışıyor bir taraftan da özür dilekleriyle dolu bakışlarını etrafa yansıtıyordu.
Yukarıda bahsi geçen senaryo birçoğumuzun şahit olduğu, çözüm yolu bulmak için çabaladığı günlük olaylardan biri. Olaya şahit olan çoğu kişinin yorumu annenin çocuk yetiştirmede yeterince iyi olmadığı ve çocuğa “yokluk” ya da “hayır” kavramlarını öğretmemiş olduğu olacaktır. Çocuğa örneklik teşkil eden anne kendisini mahcup hissetmesinin yanı sıra çevreden aldığı küçümseyici bakışlarla hatayı nerede yaptığını düşünecek ve insanların istediği gibi bir anne olamamanın psikolojik baskısını hissedecektir. Attığı her adımı sorgulayacak olan topluma en ufak bir yanlış yapmaması gereken bu anne, çocuğuna da kaotik bir travma (!) bırakmamanın çözüm yollarını arayacaktır. Zamanla yükü artacak toplum ve çocuğun ona yüklediği sorumluluk duygusuna bir de mükemmeliyetçilik kavramı eklenecektir. Anne mükemmelliği çocuğunu ve toplumu razı edecek bir düzlükte arayacaktır, günün sonunda ne toplumun küçümseyici bakışlarından ne de evladının çığlıklarından sıyrılabilecektir.
Kavramlar, kişileri hapsetmeden ve tanımlamadan önce kişi kim olduğunu sorgulamalı ve kendisine giydirilen maskelerin ortaya çıkardığı yüzü iyi tanımalıdır. Bu durum, dünyaya yeni bir canın eklenmesine vesile olan anne için de geçerlidir. Çocuklar annelerinin kendilerinden önce nasıl bir hayata, geçmişe, gençliğe ve bekarlığa sahip olduğunu bilmemiştir. Annenin yer yer anlattığı anıları, geçmişten bir hatıra kalan fotoğrafları onlar için tek ipuçlarıdır. Annenin gerçekte kim olduğunu ve çocuklarından sonra büründüğü rolden öncesini bilen en iyi kişi annenin kendisidir. Çocuğunun memnuniyetine kendisini adayan bu anne, hayattaki birçok vazifesini unutmuş, topluma ve çocuğuna yarar sağlamaya çalışan bir meta halini almıştır. Evladından önceki hayatını hiç yaşamamış gibi bir ömür sürmeye başlayan bu anne, yorgunluğunu ve kaybedişlerini kırklarından sonra yeni yeni fark etmeye başlayacaktır. Ağaran saçları, tutulan beli ile geçmişten gelen pişmanlık, öfke ve kavgalarıyla alnını secdeyle buluşturan anne, yorgun bir savaşçı olmanın ağırlığını bu anda hissedecektir. Onun bu halini gören toplum kendisini gururla alkışlamayacak, beklediği tebrik mesajlarını kendisine ulaştırmayacaktır. Evlatlarından merhamet dilenen bu anne, geceleri başını yastığa minnetsiz yiyebileceği bir akşam yemeğinin hayaliyle kavuşturacaktır. Kendisinin bu duruma düşmesinin nedenlerini geceler boyu düşünecek, yaşlılığı ağırlaşmadan ele ayağa düşmeden ölmenin dualarını edecektir. Anneyi gören bir çoğumuz bu defa kendisini hayırsız evlat yetiştirmekle suçlayacak evlat yetiştirmenin inceliklerini bilmediği üzerine dem vuracağız.
Zamanla, tüm ağlayan çocukların ve yaşlandığında yalnız kalan anneleri evlat yetiştirmeyi bilmeyen, bu sanatı yeterince icra edemeyen kimseler olarak tanımlayacağız. Oysa gözden kaçırdığımız bir nokta var; annelerin ilk defa anne oldukları. Yanlışları ve doğrularıyla her annenin tecrübesiz olduğunun bilincinde olmayı reddediyoruz. Yeni bir hobi edinen, işe yeni başlayan, üniversiteyi yeni kazanmış kişilere olan sağduyulu hallerimiz anneler için geçerli olamıyor. Hata yapmalarına müsaade edilmediği gibi yapılan hatayı eleştirmeyi kendimize hak biliyoruz. Oysa üç çocuk sahibi olan bir anne üç ayrı dünyanın varlığıyla tanışmış üç ayrı dünyanın insanı olmayı başarmıştır. Keşfettiği dünyaların eksiklerini fark etmiş, yerlerine konulacak yeni eylemleri aramaya başlamıştır. Bu arama süreci uzun, meşakkatli, can sıkıcı olabilir. Emek isteyen tüm bu durumlara saygıyla yaklaşmak, sabırla şahit olmak işleri kolaylaştıracak eylemlerdendir. Annelerin çocuklara hizmet etmek maksatlı değil Allah’a kul olma maksatlı dünyaya gönderildiğini unutmamalıyız. Annenin kalbindeki merhamet duygusunun bir yansıması olarak yaptığı hal ve hareketler zorunluluk olarak benimsenmemeli, “anneyse yapmak zorundadır, yapamıyorsa doğurmasın” gibi despotik kelime öbeklerinden kaçınılmalıdır. Evlatlarımız bizlere Allah’ın birer emanetidir, yeryüzünde bulunan topluluklar Allah’ın katından bize indirdiği birer rahmettir. Önceliklerin iyi belirlenmemesi, sıralamanın doğru yapılamaması Allah - Kul - Toplum üçgeninde savruluşlara sebep olacaktır. Bu savruluşlar annelerinin efendisi çocukları, toplumun kölesi anneleri doğuracaktır.
“Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller ise, Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.” (Kehf Suresi, 46. Ayet)
Ravzanur DEGER