Hayat hızla akıp giderken insan, yaratılışının gereği olarak bu akışa ayak uydurmak zorunda kalır. Çoğu zaman kendi seçtiği kulvarlarda ilerler; bazen de hiç istemediği, hatta hoşlanmadığı bir yerde bulur kendini. Bu hoş olmayan yer; bir hastane odası, bir hapishane, bir borç batağı ya da en yakınıyla yaşanan ağır bir imtihan olabilir. Kimi zaman ise insan, sebebini tam olarak adlandıramadığı derin bir huzursuzluğun tam ortasında kalır.
Bu hâl, sadece dış şartlarla açıklanamayacak kadar içseldir. Çünkü insan yalnızca bedeniyle değil, kalbiyle de yaşayan bir varlıktır. Kalp yorulduğunda, bedenin imkânları genişlese bile insanın iç dünyasında bir daralma baş gösterir. İşte bu noktada Kur’an, insanın bu iç hâlini tanımlar ve ona bir çıkış yolu gösterir.
Kur’an-ı Kerim’de kalbin bu içsel hâli; huzursuzluk, daralma, sıkıntı, şaşkınlık ve tatminsizlik gibi kavramlarla anlatılır. Yüce Allah şöyle buyurur:
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır.” (En‘âm Suresi, 125. Ayet)
Bu ayet, doğru yola iletilmenin yalnızca zihinsel bir kabul olmadığını; kalpte hissedilen bir genişlik ve ferahlık olduğunu gösterir. Buna karşılık hakikatten uzaklaşan kimsenin yaşadığı daralma, insanın fıtratına aykırı bir hayat sürmesinin doğal sonucudur.
Bir başka ayette bu iç sıkıntısının sebebi daha açık şekilde ifade edilir:
“Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar bir hayat vardır.” (Tâhâ Suresi, 124. Ayet)
İnsan maddî anlamda bolluk içinde olsa bile, fıtratına uygun bir hayat sürmediğinde kalbinde gerçek bir huzur bulamaz. Bu yüzden kalbi daralan insan, çoğu zaman farklı limanlara sığınmak ister. Ancak bu arayış hakikate yönelmiyorsa; kişi kendini geçici oyalanmalara, dünyevî girdaplara kaptırır. Günahlar, ölçüsüz harcamalar ya da insanın ruhunu zedeleyen mekânlar, bu kaçışın farklı tezahürleridir.
Oysa kalbin aradığı şey kaçış değil, sükûndur. Bu sükûnun adı Kur’an’da sekîne olarak geçer. Sekîne; insanın kalbine Allah tarafından indirilen, korku ve endişeyi yatıştıran ilahî bir huzurdur. Nitekim bu kavram, sadece bireysel hayatta değil, en zorlu imtihan anlarında da müminlerin kalbine lütfedilmiştir.
Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), hicret yolculuğu sırasında yoldaşı Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu Anh) ile birlikte müşrikler tarafından takip edilirken sığındıkları mağarada ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kalmıştı. Bu esnada Hazreti Ebû Bekir’in duyduğu endişeye karşılık Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” (Tevbe Suresi, 40. Ayet) buyurarak, tehlike henüz ortadan kalkmamışken bile sekînenin kalbe inebileceğini fiilen göstermiştir.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de Hendek Savaşı’dır. Müslümanlar sayıca az, imkân bakımından son derece sınırlıydı. Şehir kuşatma altındaydı, açlık ve korku had safhadaydı. Böyle bir ortamda Yüce Allah müminlerin kalplerine sekînesini indirdiğini bildirir:
“Allah, Resûlü’ne ve müminlere sekînesini indirdi…” (Ahzâb Suresi, 26. Ayet)
Bu ayet, sekînenin dış şartların düzelmesiyle değil; Allah’ın yardımı ve yakınlığıyla kalbe yerleştiğini gösterir. Hendek’te değişen ilk şey şartlar değil, kalplerdi. Kalpler sakinleşince, müminler metanet kazandı ve imtihanı sabırla karşıladı.
İşte bu ilahî huzurun kaynağı Kur’an’da açıkça bildirilir:
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra‘d Suresi, 28. Ayet)
Ayet-i kerimede doğru yolu arayanların vasıfları anlatılırken, inkârın karanlığından Yüce Kitabımızın aydınlığına duyulan ihtiyaç vurgulanır. Müminlerin gönüllerine huzur ve güven kazandıran şeyin Kur’an olduğu açıkça ifade edilir. Kur’an, insanın hayatının her alanında Allah bilinciyle hareket etmesine kapı aralar. İnsan bu hissi tattıkça, sekînenin ne kadar kıymetli bir nimet olduğunu daha iyi fark eder.
Doğru ve iyi olan üzerine tefekkür etmek, insanın zihnini toparlar; bu toparlanma beraberinde bir inşirah getirir. İşte bu inşirah, kalpte hissedilen o derin ferahlığın adıdır: Sekîne.
Sekînenin rahmetini üzerimize çekebilmek için yönelişlerimizi ve bağımızı sıkı tutmamız gerekir. Bunun için bazı ön koşullar vardır. Kalbin sekîne ferahlığını tatması için, insanın kendisini yaratan Rabb’i hakkında sahih bilgi sahibi olması gerekir. Bu bilgiyi elde edebilmenin en kolay ve en derin yolu, Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatları üzerinde mesai harcamaktır.
İnsan kalbi, yaratıldığı kaynağa yönelmedikçe gerçek anlamda dinlenemez. Sekîne; geçici hazlarda, kaçışlarda ya da oyalanmalarda değil; Allah’ı anmakta ve O’na yönelmekte bulunur. Az bir çabaya karşılık sonsuz rahmet kapılarını açan Rabb’e yönelen kul, O’nun kendisine daha büyük bir yakınlıkla yöneldiğini görür.
Bu nedenle yapılması gereken, kalbin huzuru yakaladığı o ince noktaya yönelmektir. Zikri hayatın merkezine almak, kalbi diri tutmak ve yaşanan her hâli Allah’a bağlayabilmektir. İnsan hissettikçe ve bu ulvî tecrübeyi tattıkça anlar ki; kalbin gerçek istirahatgâhı sekînedir. Sekîne ise ancak Rabbine yönelen kalplere armağandır.
Sena Aslan