İSMAİL HENİYYE
Canımız, kanımız, ailemiz ve sahip olduğumuz her şey Kudüs ve Mescid-i Aksa'ya feda olsun.
İsmail Heniyye...
İsmail, adanmışlığın temsiliyeti. Hazreti İbrahim'in oğlu Hazreti İsmail de böyle değil miydi? "Allah neyi dilemişse ona boyun eğeriz." dememiş miydi? İsmailler adanırdı rablerine. İsminin manalarından biri de "Allah'ın duyduğu kişi"dir. Belki de şehit isminin taşıdığı bu kurbiyeti hayatında yakalamış bir insandı.
İsmail Heniyye, 29 Ocak 1963 tarihinde Gazze Şeridi'ndeki El Şati Mülteci Kampı'nda doğdu. İlk eğitimini, 7 Ekim'den itibaren defalarca bombalanan ve Batılı ülkelerin yardımlarını kestiği Filistin'deki Birleşmiş Milletler okullarında tamamladı. Üniversite eğitimini ise yine bugünlerde saldırılara maruz kalan Gazze İslam Üniversitesi'nde aldı. O, Gazze ile özdeşleşmiş bir kimliğe sahipti. Üniversite yıllarında Müslüman Kardeşler ile tanışmış, sonrasında HAMAS'ın kurucu kadroları arasında yer almıştı. 1987 yılında, henüz 25 yaşlarındayken, sakalı yüzünde yeni terlemiş bir delikanlı olarak İntifada döneminde israile karşı siyasi mücadelenin içerisinde bulundu.
1992 yılında Lübnan'a sürgün edildi. 2006 yılındaki seçimlerden zaferle çıktı…
2014 yılında Filistin Başbakanlığı görevi sona erdi.
Ekim 2017'de HAMAS'ta ikinci kez Siyasi Büro Başkanı seçildi.
2018 yılında ABD tarafından terörist olarak tanımlanmasının ardından Katar'a sürgün edildi.
Sonrasında yaşanan 7 Ekim süreci ve devamındaki olaylarda israilin hedef aldığı isimlerden biri oldu. Saldırılar sonucu üç oğlunu ve dört torununu şehadete uğurladı. İsmail Heniyye'nin hayatı baştan aşağı mücadele, emek, özveri ve sadakat kavramları ile doluydu. Bayram gününde çocuklarını ve torunlarını şehit verdiğinde büyük bir metanet göstererek İslam alemine, Müslümanca örnek bir duruş sergilemişti.
“Allah yolunda, Filistin ve ümmetin onuru için şehitliğe hazırız” sözünü yalnızca söylememiş, hayatıyla ve sevdikleri ile bedelini ödemişti. O sürgünde idi, ancak evlatları, torunları Gazze’nin bayrağını onun yerine devr almış yerlerinde müdafaalarını yapmışlardı.
Öz yurdunda garipti. Gerçi dünya da böyle değil midir? Allah'ın has kulları çoğu zaman bu dünyada gariptir. Şehit, gençliğinden ölümüne kadar durmadan çalışan, kendisini Mescid-i Aksa davasına adamış bir ruh taşıyordu. İlk kıble tutsak olduğu müddetçe, sanki rahat yaşamayı ve huzur içinde oturmayı kendisine haram kılmıştı.
Hiç durmamıştı. Hasan el-Benna’nın "Ey Allah adına koşanlar, daha hızlı koşun." sözü onun hayatını anlatan bir düstur gibiydi.
Koşuyordu, Allah yolunda yorulmadan koşuyordu. Çünkü kurtarılması gereken mabedi, bir davası ve bir yurdu vardı. Gazze'nin masum yetimleri vardı. Yıllarca dünyanın en ahlaksız en zalim ordularından birinin sert ve acımasız uygulamalarına maruz kalan bir halkı vardı.
Belki de bu yola çıkarken verdiği söz buydu:
Bir gün bu topraklara barış gelecekti.
Bir gün çocuklar ölüm korkusu olmadan sokaklarda oynayacaktı.
Bir gün kahkahalar ve oyun sesleri yeniden gökyüzüne yükselecekti.
Anneler ve eşler, sevdiklerinin eve dönüp dönemeyeceği korkusuyla yaşamayacaktı.
Evlerde yeniden sıcak yemekler pişecek, kapılar feryatlarla değil tebessümlerle açılacaktı. Mescid-i Aksa’da özgürce ibadet edilecek, Filistin toprakları yeniden zeytin ağaçları gölgesinde refahta olacak...
Onun ve ondan öncekilerin hayali de buydu.
O toprağını, kudsiyetini savunmak için bu yola revan olmuştu. Oradan oraya zafer ve barış için koşuyordu, bir kapı aralansın istiyordu. Bu dava Gazze’nin omuzuna sadece yüklenmemeliydi, bunun bedelini sadece Gazze ödememeliydi, Müslüman Müslümanın kardeşi değil miydi? Onun canını, malını korumada görevli değil mi? Yıllardır soykırımın gölgesinde yaşayan bir hayat vardı. Fütursuzca istediği gibi muamele eden bir zalim vardı onların karşısında. Birinin dur demesi gerekiyordu. Ümmetin hep birden ayağa kalkması gerekiyordu. Şehadetinden çok kısa süre önce çağrı yaptığı mesaj da bunun yankısı idi. Yeniden intifada ve öfke cuması çağrısı, ümmetin bu zalim barbar kavme dur demesi içindi. Yek vücut olmaya çağırmıştı.
Evlatlarının kahramanı, şefkat yüklü babası. Torunlarının biricik dedeleri, eşinin hamisi. Birbirlerine doyamadılar, bu alemde kavuşmaları mahşere kaldı. Bu dünya böyledir Mümin yarım kalır, mükafatını ahirette tam alabilmek için. Kızı babasının vefatından sonra şu sözleri dile getirmişti, “Belim büküldü ey babacım. Sevgili kızın Sara’yı bırakıp nereye gittin babacım ya Allah! Ey babacım şehadet için çabaladın ve ulaştın. Seninkisi ne güzel bir ölüm. Sen küçüğe de büyüğe de şefkatliydin. Herkesin desteği ve dayanağıydın. Herkesin sevgilisiydin ey babacım.” Evet o Gazze’nin desteği dayanağıydı. Bu yüzden korkak kavmin titrediği isimdi. 31 Temmuz günü Tahran’da öz yurdundan uzakta suikast sonucu şehadet şerbetini içti. Ancak zalimlerin unuttuğu bir hakikat vardı. Bir İsmail giderdi yerini binler İsmail devralırdı. Bitiremeyecekler bu süregelen davayı. Kıyamete dek devam edecek bu.
Heniyye, isminin bir başka manasıyla "mutlu kişi" olarak da anılır. İnandığı değerler uğruna verdiği mücadelede şehadet ile o saadetli makama kavuştu. O, şimdi isminin tecellisini yaşıyor, rabbine kavuşmuş bir mutlu er olarak cenneti özlemle seyrediyor ve kardeşlerini bekliyor.
İsmail Heniyye, hayatı boyunca inandığı davanın merkezinde yer aldı ve ardında silinmeyecek bir iz bıraktı. Hayatı, inanç, mücadele, fedakârlık ve adanmışlık üzerineydi. Ruz-i mahşere dek mücadelesine şahitlik edilecek. Unutulmayacak, devralınan sancak.
Mescid-i Aksa’nın özgürlüğüne dek göklerde dalgalanacak. Bir gün ümmet yek vücut olacaktır.
Yolun yolumuzdur ey şehit.
Vesselam...
Mümine Balca Koca