Her Şey’im Ama Kendim Değilim
Hamd âlemlerin Rabbine, salât ve selam da O'nun pak Rasulüne olsun.
Üniversite yılları insana yalnızca bir meslek kazandırmıyor. İnsan biraz da kendini arıyor bu yıllarda. Bunu uzaktan bir gözlemci olarak değil, hâlâ o sıralarda oturan bir kardeşiniz olarak söylüyorum.
Koridorlarda, kantinlerde, kulüp çalışmalarında ve uzun çay sohbetlerinde aynı sorularla karşılaşıyorum:
"Ben kimim?"
"Nereye aitim?"
"Nasıl bir hayat yaşamalıyım?"
Belki de bu yüzden gençlik üzerine yapılan yorumların çoğu eksik kalıyor. Çünkü gençleri uzaktan izliyor ama onların zihinlerinde dolaşan sorulara yeterince yaklaşamıyoruz.
“Gençlerimiz kimlik krizi yaşıyor.”
En sık duyduğumuz cümlelerden biri bu. Televizyon programlarında, seminerlerde, köşe yazılarında ve sosyal medya tartışmalarında gençlik çoğu zaman bir problem olarak ele alınıyor. Sanki ortada kaybolmuş, ne istediğini bilmeyen ve sürekli savrulan bir nesil varmış gibi bir tablo çiziliyor.
Peki gerçekten öyle mi?
Üniversite kampüsünde gençlerle yaptığımız sohbetlerde, seminer için gittiğim yerlerdeki öğrenci kardeşlerimle muhabbet ederken, teneffüslerde kantinde, vize ve final zamanları Genç Ofis’te duyduklarıma, gördüklerime ya da sosyal medyada gençlerin açtığı tartışmalara baktığımda biraz farklı bir şey görüyorum.
Evet, gençler sorguluyor. Evet, kafaları karışık. Birçok konuda kararsızlar. Ama bütün bunların altında aslında çok temel bir arayış yatıyor: "Ben kimim ve nereye aitim?"
Belki de gençliğin yaşadığı şey, kimlik bunalımından çok, kimliğini bulma çabasıdır. Gençliğin kimlik bunalımında olduğunu söylemenin onlara hakaret olduğunu düşünüyorum. Her şeyin her yandan alternatif kimlikler olarak sunulduğu bu çağda, hele de dijital çağa doğmuş bu gençlerin kendini araması kadar doğal bir şey yok. Ancak aradığı kendinin ne olduğuna dair bir fikri olmaması da gayet normal.
İnsan yiyen kabilelerden birinde doğmuş olsaydık biz de büyüyünce insan pişireceğimizi hayal ederdik. Zaman yolculuğu yapılan bir dönemde yaşasak belki de o zaman senin bu zaman benim kendimizi zamanlar arası bir labirentte bulacağız. Şimdiki gençlerin de sosyal medya, çevre, TV programları derken bir sürü yön gösterici arasında kendini araması ve aslında ne aradığını da bilmemesi normal değil mi?
Modern dünya, kimlik bulma ve aidiyet temin etme konusunda oldukça cömert. Her gün yeni bir kimlik teklifi sunuyor. Reklamlar, moda, siyasi akımlar ve yukarıda saydığımız diğerleri… Ve daha fazlası. Hepsi gençlere bir sürü hayat tarzı öneriyor. Ama çok azı şu soruya cevap veriyor: "İnsan gerçekten kimdir?"
Ekranlarda mükemmel görünen hayatlar...
Kusursuz fotoğraflar...
Sürekli mutlu insanlar...
Sürekli gezenler, eğlenenler...
Bir zamanlar insanlar yaşadıklarını paylaşırdı. Bugün ise çoğu zaman paylaşım yapmak için zoraki yaşamaya başladılar.
Bir gün okulumdan bir genç söz arasında bana sosyal medya hesabının olmadığını, sadece Instagram'ı ara sıra kullandığını ve onu da kapatmak istediğini söyledi. Şaşırdım.
"Instagram bugün gençlerin vazgeçilmez platformlarından biri. Kapatmak istemene çok şaşırdım." dedim.
Verdiği cevap oldukça düşündürücüydü:
“Instagram'da kusursuz görünen hayatlar benim kusurlarımı gözümde büyütmeme, eksikliklerimi abartıp şükürden uzaklaşmama ve kendimi kötü hissetmeme neden oluyor. Ben kimim ve ne istiyorum dediğimde buna verecek tatmin edici bir cevap bulamıyorum. Sosyal medya platformları bana kendimi ve içine doğduğum çevreyi sorgulatıyor. Belki gördüğüm hayatlar gerçek değil. Belki hepsi birer aldatmaca ama bu ihtimale rağmen kendimi derin bir üzüntü içinde buluyor, yavaş yavaş kendimden uzaklaştığımı hissediyorum.”
Telefon ekranında gördüğümüz dünya, birçok gencin kendi hayatıyla kavga etmesine neden oluyor. Çünkü insan başkalarının vitrinine bakarak kendi deposunu değerlendirmeye çalışıyor.
Bugün birçok genç kim olduğunu keşfetmeye çalışırken aslında başkalarına benzemeye çalışıyor. Sonunda kendine yakınlaşmıyor, aksine kendinden uzaklaşıyor. İnsanın aidiyet ihtiyacı işte tam burada devreye giriyor. Çünkü insan yalnız yaşamak istemez. Bir yere ait olmak ister. Bir topluluğa... Bir fikre... Bir çevreye... Bir davaya... Bu son derece doğal ve fıtrî.
Sorun aidiyet aramak değil, aidiyeti yanlış yerlerde aramak. Bazı gençler kabul görmek uğruna kendi düşüncelerinden vazgeçebiliyor. Bir grubun içine girebilmek için farklı biri gibi davranabiliyor. Sırf dışlanmamak için inanmadığı şeyleri savunabiliyor. Çünkü çağımızın en büyük korkularından biri yalnız kalmak. Demek ki ait olma duygusu sandığımızdan daha önemli bir yerde duruyor.
İnsan kendinden vazgeçerek kazandığı hiçbir aidiyette huzur bulamıyor. Çünkü ruhumuz rol yapmak için yaratılmadı.
Kimlik krizi diyerek yanlış kullandığımız kavram aslında gençlerin aidiyet arayışı… Ve tarihte birçok dönüm noktasında gençlerin olduğunu görüyoruz. Ashab-ı Kehf gençti. Hazreti İbrahim gençti. Hazreti Yusuf gençti. Mus'ab bin Umeyr, Ali b. Ebi Talib ve daha birçok sahabe gençti. Buraya tarihe yön veren yüzlerce genç ismi yazabiliriz. Hemen hepsinin de kimliğini bulmuş ve aidiyeti sağlam kişiler olduklarını görürüz. Zaten bir insanın aidiyet hissi yoksa nerede nasıl tutunabilir, kendine de topluma da nasıl faydalı olabilir ki?
Gençler büyük bir arayış içinde… Bu arayıştaki en önemli şey, bireyin kimliği… Bugün gençlik için umutsuz olmaya gerek yok. Bir genç neden var olduğunu merak ediyorsa, hayatın anlamını düşünüyor, araştırıyor ve kafasına soru işaretleri takılıyorsa… Doğruyu bulmak için çabalıyor, sorguluyorsa… Sorgulama, selim bir aklın işaretidir.
İnsan yalnız kalmak istemez. Anlaşılmak, kabul görmek ister. Kendisini bir topluluğun parçası olarak hissetmek ister. Bu nedenle gençler arkadaş gruplarına, sosyal çevrelere ve çeşitli topluluklara yönelirler. Bunda yanlış olan bir şey yoktur. Sorun, aidiyet ihtiyacının yanlış adreslerde karşılanmaya çalışılmasıdır.
Güzel dinimiz İslam, son ve geçerli tek din olarak insan fıtratına en uygun dindir. İslam'ın sunduğu en büyük imkânlardan biri, kimliği geçici özelliklerden kurtararak sağlam bir zemine oturtmasıdır. Mümin, önce Allah'ın kuludur. Bu kimlik; yaşa, mesleğe, başarıya, ekonomik duruma veya insanların takdirine bağlı değildir. Şartlar değişse de varlığını korur. Böylesi değişmez ve insanı insan olduğu için kabul eden bir yapıya ait olmak, kişinin benliğini korumasını, özgüveninin artmasını ve kendi değerini bilmesini sağlar.
İman, insana değişmeyen bir merkez kazandırır. Zariyat suresi 56. ayette insanın yaratılış gayesi açık bir şekilde ifade edilir: "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." Bu ayet, insanın kimliğini ve yönünü belirleyen temel hakikati ortaya koymaktadır. İnsan yalnızca dünyada bir yer edinmek için değil, Rabbini tanımak ve O'na yönelmek için yaratılmıştır.
İnsan, köklerinden uzaklaştıkça savrulur. Köklerine yaklaştıkça güçlenir. Kimlik arayışının ve aidiyet sorununun çözümü, sürekli yeni kimlikler denemekte değil; insanın özünü yeniden keşfetmesindedir. Çünkü insan, kendisini Yaratan'ı tanıdıkça kendisini de tanımaya başlar.
Her şey değil, kendimiz olmamız ve Rabbimize kul olabilmek duasıyla…
Sezgin Özbay