Bismillahirrahmanirrahim
İnsanın yaratılıştan getirdiği bazı özellikleri vardır. İnanmak da bu özelliklerden biridir. Dünyada yaşam süren insan kendisine bahşedilen akıl ile sorar, sorgular ve bu sorgulamaların sonucunda çözümlemelerde bulunur. Bu sorgulardan biri de varlık ve var olma sorunudur. Nereden geldik, niçin geldik, kim veya ne tarafından gönderildik ve yaşamın sonucunda nereye gideceğiz? Gidilecek başka bir yer var ise orada nelerle karşılaşacağız gibi ve bunlardan daha alt ve üst sorular, düşünen insanın zihnini meşgul eder. Bu sorularına bulduğu, verdiği cevapların neticesinde de bir inanç sistemi geliştirir. Bundan dolayıdır ki tarihin hiçbir evresinde toplum olarak inançsız bir topluma rastlamak mümkün olmamıştır. Fert bazında olsa da topluluk bazında bir yaratıcıya inanmamak, bir şeyleri kutsal olarak kabul etmemek mümkün değildir. İlahi bir inanç sistemine bağlı olanlar, inancın insanlık tarihiyle başladığı gerçeğini peygamberlerinin öğretilerinden, kutsal kitaplarının ayetlerinden biliyor ve kabul ediyorlar. İlah din mensubu olmayan, daha çok madde ve görünen âleme göre hareket edenler için de arkeologların yaptığı kazılarda ortaya çıkarılan gerçekler bunu kanıtlar niteliktedir. Tarihi kazılarda ortaya konulan gerçeklerden biri de insan topluluklarının yerleşim alanlarının merkezine, mensup oldukları inançlarını temsil eden argümanlar koyduğudur. Bütün bunlar insana şu gerçeği haykırır, inanmak insanın fıtratına işlenmiş, yaratılıştan gelen bir duygudur.
Bir inanca mensup olan fertler diğer insanların ve özellikle de kendi aile fertlerinin, akrabalarının da kendilerinin inandığı şekilde inanmalarını arzu ederler. Çocuklarını bu inanca göre yetiştirir, bu değerlere bağlı kalmaları için mücadele ederler. Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu konudaki meşhur hadisi bu durumu ifade eder. Şöyle buyurur Fahri Kâinat (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Her doğan, fıtrat üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhari, Cenaiz 92; Ebu Davut, Sünne 17; Tirmizi, Kader 5) İnsanı yaratan onu inanmaya ve özellikle de hak olana inanmaya yatkın olarak yaratmıştır. Fıtratına aykırı davranmayan her fert bu doğru inanca er ya da geç ulaşır.
Aslında asılları bozulmadığı, mensupları tarafından kendi heva ve heveslerine göre değiştirilmediği sürece bütün dinlerin, inançların ortak amacı insanı daha iyi bir insan yapmak, dünyayı herkes için daha yaşanılır bir yer haline getirmektir. Bu dinler incelendiğinde hak ve son din olan İslamiyet’in bunu en güzel ve eksiksiz bir şekilde öğütlediği görülür. Çünkü İslam ne fert için toplumu ne de toplum için ferdi göz ardı etmez. Herkes için, her şey için belirlenen kurallar açık ve nettir. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri, Allah Resulünün hayatı incelendiğinde insanlığın huzuru, mutluluğu ve kurtuluşu için yegâne kanun ve kuralları içerdiği görülür.
Peki, bu kadar mükemmel, uygulanabilir, insanlığın yararını ön plana alan bu din mensuplarının evlatları neden günden güne anne babalarının inancından uzaklaşmaktadırlar? Dinden ve dindarlardan uzak nesiller yetişmesinin sebebi nedir? Bir boşlukta, amaçsız, hedefsiz, mutluluğu ararken daha da mutsuz olan, aydınlığa çıkmayı umarken karanlıklarda boğulan ve nihayet bu buhranların neticesinde kendisine ve çevresine onarılmaz zararlar veren çocuklar, gençler niçin, nasıl bu duruma düştüler? İnanmak yaratıcı tarafından fıtrata işlenmişken, bu fıtrat üzere doğanlar neden bu doğrultuda olduklarını söyleyen, öyle zanneden ebeveynlerinin inancını paylaşmaktan çekinmektedirler?
Kalpler Yüce Allah’ın elindedir. Hidayet O’ndandır elbette ki. Lakin düşünen, sorgulayan insan, kendisine verilen irade ile yaptığı tercihin neticesinde de ya hidayete ya da dalalete yol alır. Ve anne babalar çocuklarının kendi inançlarını paylaşmalarını isterken çoğu zaman kullandıkları yanlış yol ve yöntemlerin neticesinde ya da inandıkları ile uyguladıklarının örtüşmemesinden dolayı evlatlarını kendi elleri ile başka inançların kucağına atmaktadırlar. Bu yanlışların neticesinde de çocuk anne ve babanın inancından günden güne uzaklaşır, kendisine uygun gelen başka inanca bağlanır. Bu bütün din mensupları için aynı olasılıktadır. Herkes kendi inancının hak ve doğru olduğunu kabul ettiğinden dolayı çocuğun başka bir dine geçmesi veya inançsız olduğunu söylemesi (tanrı tanımazlıktan dolayı inançsızlık dediğimiz ateistlik bile haddizatında bir inançtır aslında) kolay kolay kabul edilebilir, sindirilebilir bir durum değildir. Hele ki Müslüman ebeveyn için haktan sapıp dünyası ile beraber ahiretini de mahveden evladının acısı tahammül sınırlarını zorlar.
Ancak şunu bilmek lazım ki genel olarak günümüz çocuklarının bir kısmının dinden ve dini mevzulardan uzak durmalarının temel nedeni, inançsızlığa düşmek istemelerinden ziyade bir tepki ortaya koymak istemeleridir. Anlamak gerekir ki eski yöntemlerle verilen dini eğitim, çocukların ve gençlerin bu konularda sordukları sorulara eski yöntemlerle verilen cevaplar bu çocukları, gençleri tatmin etmekten çok uzaktır. Günümüz dijital çağında her türlü bilgiye ulaşım çok kolay ve rahat olmaktadır. Dini bilgilerin aileden ya da belli yerlerdeki medrese, okul veya hocalardan öğrenildiği zamanlar geride kalmıştır. Sorduğu soruya aldığı tek cevabı itirazsız kabul eden gençler yerini, verilen cevabı sorgulayan niçin, nasıl, neden diye başka sorular soran, bunun sonucunda iyice anladıktan, mantığına uydurduktan sonra uygulayan gençler almış durumdadır. Bu sorgulayan, kendisine söyleneni itirazsız kabul etmeyen yeni nesil denilen gençleri anlamakta zorlanan yetişkinlerin verdiği sert tepkiler ile durum daha vahim bir hal almıştır. Her yaptığına, her söylediğine günah denilen gençler günün sonunda ya hiçbir günaha aldırış etmeden istediğini yapmakta ya da daha kolay bir yol olan inançsızlığı tercih ettiğini söylemektedir. Her şeyin hızla değiştiği bu dünyada temel prensiplerden ödün vermeden, ayrıntılar biraz hoş karşılanabilmelidir. Kur’an ve Sünnete baktığımızda da aslında tavsiye edilen metod budur. Yüce Allah’ın temel kuralları bir çerçeve içerisinde insana sunduğunu, o sınırlar içerisinde kalmak şartıyla zamana ve şartlara göre esnetilebileceğini anlamak zor değildir. Yine Allah Resulünün (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisine gelen kişilere durumlarına, kapasitelerine göre farklı muamele ettiğini, sorularına farklı cevap verdiğini siyer ve hadis kitapları kaydetmiştir. Bütün bunlardan sonra zamane gençlerini teferruatlarla boğmadan Allah’ın emir ve yasaklarını anlatmak zarar yerine fayda getirecektir. Böylece gençler helal dairesinde eğlenilebileceğini, dünyanın nimet ve zevklerinden istifade edebileceklerini, her yaptıklarının, her söylediklerinin günah olmadığını, bunun neticesinde cezalandırılmayacaklarını anladıklarında daha iyi bir insan ve Müslüman olacaklardır. Merhametle çevrelerine bakacak, dünyaları için ahiretlerini feda etmek mecburiyetinde hissetmeyeceklerdir kendilerini. Hazreti Ali (Radiyallahu Anh) bunu yüzyıllar evvelinden anlamış ve şu uyarıyı daha o zamanlardan yapmıştır. Şöyle der Hazreti Ali: “Çocuklarınızı kendi yaşadığınız zamana göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirin. Çünkü onlar sizden sonraki zamanlar için yaratıldılar.” Anne babalar bu gerçekleri kabul etmedikleri takdirde evlatlarının bedenlerini muhafaza etseler de maneviyatlarını, inançlarını muhafaza edemeyeceklerdir. Belli bir yaşa kadar zorla bazı şeyleri yaptırabilirlerse de kendi sorumluluklarından çıkıp, yetişkinliğe adım attıklarında bunların acı sonuç ve gerçekleriyle yüzleşmekten kurtulamayacaklardır. Düşünmek, sorgulamak kötü değildir. Doğru yönlendirildiği zaman gençler, taklidi imandan tahkiki imana geçerler ki bu da Yüce Allah’ın (Celle Celaluhu) murad ettiği şeydir. Onun için Allah, evren, doğru, yanlış vs. konularında soru sormaya başlayan bir çocuğa sahip olan ebeveynler telaşa kapılmadan, eyvah çocuğum inancını kaybedecek korkusuna kapılmayı bırakıp bu sorgulamayı doğru bir yere kanalize etmenin metotlarını öğrenmelidir. Şunu unutmamak gerekir ki şüphe duyulmadan yakine ulaşmak sağlam bir temel oluşturmaz. Şüphe hakikate götüren vasıtadır.
Rana ÇEÇEN