Bismillahirrahmanirrahim…
Bugün sabahın ilk ışıklarıyla ve karnımın gurultusu ile gözümü açtım. Sıcak bir yaz sabahı benim yaşımda bir çocuğun güne gözlerini açtığında hayali ne olur? Hangi çizgi filmi izleyeceği, hangi oyunu oynayacağı ya da hangi arkadaşını göreceği… Belki ailesi ile birlikte nereye gezmeye veya pikniğe gideceğinin heyecanında olur. Belki kahvaltıda annesinin ne yaptığının merakı ile uyanıyordur. Ama benim hayatımda bu hayaller ulaşılması epey uzaklarda kalıyor. Evet, güne gözümü açtığımda bugün ne yiyeceğim diye zihnimden geçer ama bu genelde annemin ne pişirdiği ile ilgili değil, evimize yiyecek herhangi bir şey girecek mi diyedir. Bugün de öyle bir sabah işte…
Günlerdir ailecek midemize bir şey girmedi. Son iki yıldır soykırım tüm zalimliğiyle devam ediyorken doğru dürüst bir şey yiyemiyorduk zaten. Öncesinde de abluka sebebiyle şartlarımız pek iyi değildi. Ancak son günlerde işler iyice zorlaştı. Artık dayanmakta epey güçlük çekiyoruz.
Bize çok uzakta bir yardım noktası var. Aslında arabamız olsa çok uzak değil ancak araba olmadığı için yürüyerek birkaç saat sürüyor. Bugün belki azıcık da olsa bir şeyler bulurum diye oraya gitmeyi düşünüyorum. Umarım ulaşmaya gücüm yeter. Ama annem çok tehlikeli olduğu için yardım noktalarına gitmemi istemiyor. Çünkü siyonistler her defasında yardım edecekmiş gibi yapıp sonra ateş açıyorlar ve açlıktan halsiz düşmüş insanları şehit ediyorlar. Babam da siyonist katillerin saldırısında şehit olduğundan, annem benim için daha çok endişeleniyor. Ama artık dayanacak gücüm kalmadı. Annem gözümün önünde eriyor, kardeşim açlıktan ağlıyor ve benim elimden hiçbir şey gelmiyor. Hayır! Bu böyle gidemez. Her şeyi göze alıp gitmeliyim. Ama nasıl? Annem asla beni görmemeli… Dün annem konuşurken duymuştum. Yan tarafımızdaki çadırda kalan Zeynep teyzenin bebeği açlıktan dün şehit olmuştu. Geriye kalan çocuklarının açlıktan ölmesini izlemeyeceğini, her şeyi göze alarak yardım noktasına gideceğini söylemişti. Onların peşine takılmalı ve oraya gitmeliyim, belki az da olsa bir şey bulabilirim.
Komşularımız yola koyuldu ve biraz ilerlediler. Ben de annemin çadırdan dışarıya çıkmasını fırsat bilerek dışarı fırladım ve onların peşine takıldım. Yardım noktası bizden yaklaşık 12 kilometre uzaktaydı. Ahmet amca, Zeynep teyze, benim yaşlarımda komşumuzun oğlu Ammar ve benim isimlerini bilmediğim bir iki komşumuz daha vardı. Hepimiz günlerdir aç ve susuzduk. Kıyafetlerimiz eskimiş, ayakkabılarımız yok veya yırtık haldeydi. Hava çok sıcaktı. Güneş tepemize vurdukça daha çok susuyor, yol boyu yoruldukça açlığımızı daha çok hissediyorduk ama başka çaremiz yoktu. Ya yardım noktasında az da olsa bir şeyler bulup karnımızı doyuracaktık ya da bu şekilde çaresizce açlıktan ölecektik.
Zeynep teyzenin hali çok kötüydü, bir de çocukları vardı. Kendisine bile yetmeyecek bir lokma yiyeceği ailecek paylaşıp hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Daha dün bebeğini açlık sebebiyle kaybetmişti. Zavallı yavrucağın sadece derisi kalmıştı ve kemikleri sayılıyordu. Başlarda acıktığı için çok ağlardı, Zeynep teyze zar zor etraftan bulduğu bir parça hurmayı ezip ağzına sürer, onu susturmaya çalışırdı. Zamanla küçücük bebek bile ağlayamayacak hale gelmişti ve sadece hıçkırıyordu. Açlıktan gözlerini yukarıya dikerek öylece uzaklara bakardı. O halini gördüğümde soykırımın bebekleri bile yaşlandırdığını düşünmüştüm. Sonra minik bedeni daha fazla dayanamadı ve zavallı bebek açlık çekerek Rabbine kavuştu.
Ayaklarımın acısıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Ayakkabılarım olmadığından bunca yolu yalın ayak gitmek zorundaydım. Şimdi ise önümüzde kilometrelerce yol vardı. Açlık ve susuzluğa direnip hepimizin kendimiz ve ailemiz için yardım noktasına ulaşması gerekiyordu. Dudaklarım, boğazım kurumuştu. Karnım artık guruldamayı bırakmıştı. Soykırım sürecinde çok kilo verdim. Önceleri annem bize sıcak ekmek yapar, bazen et bile yerdik. Hatta bazı zamanlarda yemekten sonra tatlı dahi olurdu. Karnımızı bir güzel doyurur, mahalledeki çocuklarla oyunlar oynardık: Koşardık, atlardık, zıplardık, maç yapardık. Şimdi ise yol boyunca adım atmaya bile zor güç buluyorum. Ama direnmem ve yardım noktasına ulaşmam gerekiyor. Belki biraz un bulabilirim, biraz pirinç, bulgur belki mercimek… Azıcık da olsa yiyecek bir şeyler bulmalıyım. “Rabbim beni selametle yardım noktasına ulaştır. Rabbim ayaklarıma güç ver. Dizlerime derman ver. Rabbim yiyecek bir şeyler bulabilmeyi nasip et. Rabbim bana ve tüm Gazze halkına yardımını gönder...”
Dua ede ede, Rabbimin yardımıyla ulaştım yardım noktasına. Ancak büyük bir izdiham vardı. Çok kalabalıktı. Herkes bir parça da olsa ailesine bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Ben kalabalıkta Zeynep teyzeyi kaybettim. İlk başta endişe etsem de ne de olsa dönüş yolunda yine karşılaşacağımızın umuduyla yardım noktasına ulaşmaya odaklandım. Çünkü beni evde bekleyen bir ailem vardı, zaman kaybetmeden alacaklarımı alıp dönmeliydim. Yalın ayaklarımla sıyrıldım kalabalığın içerisinden. Öne atıldım ve yardım dağıtan bir adamın yanına geldim. Elinde bir paket pirinç ve mercimek vardı, bana uzattı. Allah’ım! Kalbim sanki yerinden çıkacaktı. O kadar mutluydum ki… 12 kilometre yolu selametle gelebilmeyi ve bu izdihamda yiyecek bir şeyler bulabilmeyi nasip etmişti Rabbim. Elhamdulillah o kadar mutluydum ki! Bir an ne yapacağımı şaşırdım. Bana paketleri uzatan adamın elini öptüm. Ona minnettardım ve bunu ifade etmeliydim. Aklıma okulda öğrendiğim İngilizce kelime geldi: “Thank you!” (Teşekkür ederim) dedim. O kadar mutluydum ki sanki yalın ayaklarım bir çift kanat olmuştu. Uçarak evime dönebilir, paketleri anneme verip bize sıcacık yemekler pişirmesini isteyebilirdim. Yol boyunca yiyeceğim yemeğin hayalini kuracaktım. Ama önce Zeynep teyzeleri bulmalı, dönüş yoluna beraber koyulmalıydık. Gözlerim onları arıyordu. Derken birkaç silah sesi duyuldu ve art arda patlamalar oldu. Gazze’de artık sıradan seslerdi bunlar, ancak bu defa farklıydı… Sesler kulağımın zarını parçalamıştı sanki. Birden sırtımda bir acı hissettim. Başım dönüyor, sesler silikleşiyor ve güneş batıyormuş gibi gökyüzü kararıyordu. Daha fazla ilerleyemedim, paketleri elimden düşürdüm ve yere yığıldım. Hava sıcaktı ama nedense ben serinlemeye başlamıştım. Sanki beni sarmalayan, tül perdesi gibi şefkatle saran tarifi imkânsız bir şey vardı. Evet, hissediyordum. Hem susamam da geçiyordu, sanki kana kana şerbet içirmişlerdi bana. Nedense artık aç da hissetmiyordum. Yorgunluğum da geçiyor, hafifliyordum. Uçmak böyle mi oluyordu yoksa? Ya da ben evime değil de Rabbime mi uçuyordum? Aç karnım son kez guruldadı, yalın ayaklarım son kez sızladı, gözlerim son kez gördü, kulaklarım Zeynep teyzenin sesini son kez duydu: Amiiir!
Ve kuruyan dudaklarım da son kez kıpırdadı: Eşhedu en lailahe illallah…
Ben Amir, bu da 12 yıllık kısa ömrümün son günüydü.
Psk. Dan. Sümeyye Özbay