Yeni hicrî yılın gelişiyle birlikte, Müslümanlar olarak zihinlerimizde Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke’den Medine’ye hicret ettiği günler canlanır. Hicret hadisesi, maddî ve manevî boyutlarıyla bizim için pek çok ibret taşır.
Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hicretini esas alarak hazırlanan hicrî takvimin ilk ayı olan Muharrem, Hicret gibi büyük bir olaya ev sahipliği yaptığı için Müslümanlar nezdinde bambaşka bir öneme sahiptir.
Tarihin akışına ve Kur'ân-ı Kerîm’in bildirdiği haberlere baktığımızda, tebliğ ve davet ettikleri ilâhî mesajı kavimleri tarafından inkâr edilen bazı peygamberlerin, kavimlerinin küfür ve düşmanlıkları saldırganlığa dönüştüğünde, yurtlarını ve kavimlerini terk edip hicret etmek zorunda kaldıklarını görürüz. Bu durumu Hazreti İbrahim (Aleyhisselam) ve Hazreti Musa’nın (Aleyhisselam) hayatlarında da gözlemleyebiliyoruz.
Dolayısıyla “terk etmek, ayrılmak” anlamına gelen hicret, yalnızca Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayatında vuku bulan bir olay değil; insanlığın varoluşuyla birlikte ortaya çıkan önemli hadiselerden biridir. Dün olduğu gibi bugün de vardır, yarın da olacaktır.
Bugün İslam coğrafyası, zâlim inkârcılar tarafından kana bulanmıştır. Müslüman halklar büyük bir keşmekeş içerisindedir. Kimisi münafık kukla yöneticilerin eliyle iç savaşa sürüklenirken, kimisi dış müdahalelerle öz yurdunda zulüm ve işkencelere maruz kalıyor. Kimilerinin ise vatanı tamamen sömürge altındadır; içecek suyu, giyecek elbisesi yoktur. Bu ve benzeri zorluklar bugün de hicreti zorunlu kılmaktadır.
“Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdiği kimselere melekler, ‘Ne işte idiniz?’ dediler. (Onlar da) ‘O yerde zayıf görülenlerden idik,’ cevabını verdiler. Melekler ise, ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir o!” (Nisâ Suresi, 97. Ayet)
Bu ayet-i kerîmeden de anlıyoruz ki, dinin emirlerinin yaşanamaz hâle geldiği yerlerde, imkânı olduğu hâlde hicret etmeyenler, ancak kendilerine yazık etmiş olurlar.
Müslümanlar olarak biliyoruz ki, hicret asla bir kaçış ya da zayıflık göstergesi değildir. Aksine, Allah’ın darda kalan kullarına sunduğu ferahlatıcı bir çıkış kapısıdır. Zorluktan kolaylığa çıkıştır. İzzetli bir duruşu, zillete tercih etmektir. En önemlisi de Allah’a ve Resûlü’ne giden bir yoldur.
Bugün Müslüman kardeşlerimiz, çeşitli zorluklar sebebiyle çok sevdikleri yurtlarını, tıpkı çöl sıcağında Mekke'den Medine'ye hicret eden muhacir Müslümanlar gibi terk ediyorlar. Onlar muhacir olarak geliyorlar fakat karşılarında kendilerine kucak açacak ensar kardeşlerini bulabiliyorlar mı, orası muallak. Fakat şimdi konumuz bu değil.
Elbette her işte ve her amelde olduğu gibi, hicrette de niyet esastır. Hatta Müslümanlar arasında en çok bilinen, hadis kitaplarının da ilk sırada ele aldığı hadis-i şerif olan “Ameller niyetlere göredir” hadisini Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hicret hakkında söylemiştir:
“Ameller niyetlere göredir. Herkes ancak niyetinin karşılığını alır. Kimin hicreti Allah ve Resûlü içinse, onun hicreti Allah ve Resûlü'nedir. Kim de erişeceği bir dünyalık ya da evleneceği bir kadın için hicret ederse, onun hicreti de hicretine sebep olan şeyedir.” (Müslim, İmare, 155)
Hadisin devamı da bize bunu açıkça göstermektedir. Madem ki hicret gibi büyük bir amel ve zorlu bir fedakârlıkta bulunmaya mecbur kalan Müslümanların dahi amelinin çetinliğinden önce niyeti sorgulanmaktadır; "Allah ve Resûlü için mi, yoksa dünyalık menfaat uğruna mı hicret ediyorsunuz?" diye uyarı yapılmaktadır, o hâlde fiziksel olarak hicret etmek zorunda kalmamış biz diğer Müslümanlar, hicretin manevî boyutlarını düşünmek ve hayatımızda buna uygun bir yer açmak mecburiyetindeyiz.
Evet, bütün zorluklara göğüs gererek Allah ve Resûlü için yurdunu terk etmek fiziksel anlamda hicrettir. Peki, Allah ve Resûlü için terk ettiğimiz başka şeyler de manen birer hicret değil midir?
Çok istediğimiz ve sevdiğimiz hâlde sırf Allah’ın rızasına uygun olmadığı için terk ettiğimiz işler, Allah rızasına uygun olmayan arkadaşlıklardan ayrılışımız, burada Allah'ın razı olmadığı işler yapılıyor bize de kötülük bulaşmasın diye taşındığımız mahallemiz… Bunlar hicretin küçük birer şubesi değil midir?
Ya da soruyu şöyle soralım: Hayatımızda hicrete muadil olmasa da manen hicretin bir şubesi sayılabilecek vazgeçişler var mı?
Allah’a yakınlaşmayı umarak uzaklaştığımız ilişkilerimiz, Allah rızasını gözeterek girmekten kaçındığımız ortamlar, “Allah’ın hoşnut olmadığından ben de hoşnut değilim” diyerek terk ettiğimiz arzularımız var mı?
Yoksa, haram olduğunu bildiğimiz hâlde nefsimize ağır geldiğinden vazgeçmediğimiz amellerimiz için helalleri mi terk ediyoruz? Sevgisini, Allah sevgisinin önüne koyduğumuz arzulara mı koşuyoruz?
Biz, kim için kimden vazgeçiyoruz? Biz, ne için kimi terk ediyoruz? Kimden kaçıp kime yöneliyoruz? Bizim hicretimiz kime?
Bu soruları her birimiz kendimize sormalı ve en doğru cevapları verebilene kadar hayatımızı yeniden ve yeniden gözden geçirmeliyiz. Değişimin Allah için olduğunu bilerek, değişmekten korkmadan yeni adımlar atabilmeli; gerektiğinde yeniden başlamalıyız. Çünkü Allah, kendisi için atılan hiçbir adımı –küçük ya da büyük– zayi etmez.
Allah, yeniden başlayanların yardımcısıdır.
Zeliha ELTER