Batılıların ‘karanlık çağ’ olarak tanımladığı yaklaşık olarak beş asır süren zaman dilimi, Katolik kilisesinin gelişme ve ilerlemeye karşı katı tutumu nedeniyle Avrupa’nın cehalet bataklığında çırpındığı dönemi ifade eder. Öte yandan bu dönem İslam dünyasında bilimsel gelişme anlamında altın çağ diyebileceğimiz döneme tekabül eder.
Bu dönemde yetişmiş İbni Sina, Farabi, Kindi gibi Müslüman alimlerin matematik, astronomi, tıp, kimya ve coğrafya gibi bilim dallarında o dönemin şartlarına göre muazzam denilebilecek çalışmaları İslam’ın konuya dair bakış açısını ortaya koyuyordu. Bağdat ve Kurtuba’da (Endülüs) bulunan medreseler İslami ilimlerde olduğu kadar fenni ilimler konusunda da dünyada eşi benzeri olmayan birer ilim merkezi konumundaydı.
Bu anlamda tarihi gerçekler dünya görüşü bakımından İslam ve Hristiyanlığın birbirlerinden ne kadar uzak olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Hakikat böyleyken ne oldu da birkaç yüzyıl içerisinde her şey tamamen tersine döndü?
Bu dönüşümün başlangıcı İstanbul’un fethi ve Batı Roma’nın yıkılışına dayanır. Avrupa halklarının fakirlik ve çaresizlikten kırıldığı böyle bir zaman diliminde Amerika kıtasının keşfi ile yepyeni bir evreye geçiş yapıldı.
Amerika’nın keşfi her ne kadar batılılar tarafından romantize edilmeye çalışılsa da oradaki yerel halka uygulanan soykırımı tarih kaydetmiştir. Amerika ile başlayan istila ve sömürü, sistematik olarak batı ahlakına dönüştü ve emperyalist hedeflere ulaşmak için her şey mübah görüldü. Amerika’dan sonra Asya ve Afrika’da katliam, köleleştirme ve yeraltı kaynaklarının yağmalanması gibi bilumum faaliyetler batının bu günkü zenginliğinin ana sermayesini oluşturmuştur.
Daha önceleri kilisenin kararıyla yakarak yok ettikleri Yunan filozoflarının kitaplarını ve dahi Müslüman alimlerinin yazdıkları kitapları Arapçadan tercüme ederek işe başlayan batılılar, Martin Luther’in Protestanlık mezhebini kurarak Katolik kilisesinin baskıcı otoritesini yıkmasıyla kendi tabirleri ile ‘aydınlanma’ çağına geçiş yaptılar. Artık batılı zihinlerdeki tek hedef gelişme ve ilerleme fikriydi. Hayatın tek bir gayesi vardı oda maddi kalkınma, ekonomik güç ve konfor.
Sömürgeleştirdikleri toprakların yeraltı kaynaklarını kullanarak fabrikalar kurdular. Sanayi devrimiyle kapitalist bir dünya sistemi oluşturdular. Köleleştirdikleri halkların hem işgücünden faydalandılar hem de ürettiklerini satın alacak tüketiciler haline getirdiler.
Batıda tüm bunlar yaşanırken yukarıda bahsettiğimiz; Müslümanların altın çağı olarak tabir edilen dönem geride kalmış, medreselerde fenni ilimlerden ziyade fıkıh ve kelam konularındaki tartışmalar almış başını gidiyordu. Batı dünyasındaki eğitim, akademi, ekonomik güç anlamındaki ilerleme ve gelişmeler bu anlamda bir hayli geride kalmış Müslümanların hayranlığını celbetti. Sonraları ise, özellikle medya kanalları aracılığıyla oluşturulan batının üstünlük algısı, tüm İslam alemini etkisi altına almayı başardı. Bu etki günümüzde hala devam etmektedir.
İşgal ve kaynakların sömürüsü ile beraber, kültür emperyalizmi de batının kullandığı bir diğer sömürü aracıdır. Nitekim zihinleri işgal edilmiş toplumlara karşı başka bir silah kullanmaya gerek kalmaz. Kendiliğinden teslim olmuşlardır zaten.
Zira batıya yaranmak için kendi değerlerinden vazgeçen, tarihini unutan, atalarına söven bir toplumun topraklarını işgal etmeye ne lüzum vardır?
Özellikle sinema ve televizyon filmleri aracılığıyla kendi kültürlerini tüm dünyaya empoze ederken, hayranlığın sebep olduğu aymazlıkla her sunulanı modernlik kılıfıyla seve seve alan kitleler oluştu.
Hayranlık duyduğunuz bir toplumun sadece iyi yönlerini almanız sizin mümeyyiz bir akıl sahibi olduğunuzu gösterir. Bu akıldan yoksun olanlar ise iyi kötü ayırt etmeksizin taklide başvurur.
Evet, ne yazık ki Müslümanların batı hayranlığı mümeyyiz bir akıldan yoksun olarak tamamen batı mukallitliğine dönüştü. Bu taklit salt bir dış görünüş ve yaşam tarzı benzerliğiydi. “Batılıların yaptığı her şey iyidir ve reddedilemez, aksi halde çağdışı kalınır” gibi akla ziyan bir algıyla hareket eden ‘batı taklitçileri’, çilingir sofralarda sızıp kalmayı ‘modernlik’ ‘çağdaşlık’ ve ‘elitlik’ göstergesi saydılar.
Öte yandan batı düşüncesinin ilerleme ve gelişme fikriyatı ile vadettiği yeryüzü cennetinin bir ütopya olduğu sosyolojik ve psikolojik araştırmaların ortaya koyduğu bir vakıadır. Maddi anlamda ilerleme ve sadece bedensel hazların öncelendiği bir yaşam, batı toplumlarını mutlu etmedi ve etmeyecek. Çünkü ruhun ihtiyaçlarının önemsenmediği, manadan uzak bir yaşam eşrefi mahlukat olan insanın fıtratına terstir. O nedenle maddi olarak kalkınma olsa bile manen çökmüş bir toplumdan hayır gelmez. Dolayısıyla “kelin ilacı olsa önce kendi kafasına sürer” atasözü tam da bu duruma uygun düşmektedir.
Ayrıca zulüm ve yağmayla elde edilen zenginlik ne fertlere ne de toplumlara asla huzur getirmemiştir. Batı toplumlarının içinde bulunduğu ruhsal buhranların bir sebebinin de bu olduğu kanaatindeyim.
Peki, Müslümanlar olarak bu durumdan kurtulmamız mümkün müdür?
Sorunun cevabını tarihte yaşanmış bir olay üzerinden verelim:
Selçuklu döneminin sonlarına doğru Moğol istilasıyla harap olan Bağdat şehrine karargahını kuran Moğol hükümdarı Hülagü Han Müslüman bir alimle görüşmek ister. Genç bir alim olan Kadıhan hükümdarla görüşmeye gönüllü olur. Hülagü karşısına dikilen henüz doğru düzgün sakalı bile çıkmamış delikanlıya ilk sorusunu sorar.
“Söyle bakalım! Beni buraya getiren sebep nedir?” Kadıhan şöyle cevap verir:
“Seni buraya amellerimiz getirdi. Nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük, zevke sefaya daldık. Cenab-ı Hak da verdiği nimeti almak üzere seni gönderdi.”
Hülagü Han ikinci sorusunu sorar:
“Peki beni buradan kim gönderebilir?” Alim Kadıhan şu muazzam cevabı verir:
“O da bize bağlı. Benliğimize dönüp kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.”
Selam ve dua ile…
Seher TOPRAK