Kreşe ve okula alışma süreci, her çocuk ve her aile için özel bir yolculuktur. Bu yüzden “Çocuk şu yaşta mutlaka okula başlamalıdır.” demek doğru değildir. Elbette uzmanların önerdiği yaş aralıkları vardır; ancak her çocuğun gelişimi aynı değildir. Kimi çocuk üç yaşında büyük bir istekle eğitim kurumlarının kapısından içeri girerken, kimi çocuk beş yaşında bile annesinden ayrılmakta zorlanabilir. Burada belirleyici olan yalnızca yaş değildir. Çocuğun mizacı, karakteri, duygusal gelişimi, konuşma becerileri, sosyal ilişkileri ve güven duygusu bu süreci doğrudan etkiler.
Bir de ailenin içinde bulunduğu dönem vardır. Yeni taşınılan bir ev, yeni doğan bir kardeş, aile içinde yaşanan gerginlikler, anne babanın yoğun iş temposu vs. Bunların her biri çocuğun güven duygusunu etkileyebilir. Böyle zamanlarda okul başlangıcını biraz ertelemek bazen en doğru karar olabilir. Çünkü çocuk için okul, kreş zaten büyük bir değişimdir. Aynı dönemde birden fazla değişiklik yaşaması onun yükünü artırabilir. Bu nedenle çocuğu tanımak, onu dikkatle gözlemlemek ve hazır olup olmadığını anlamaya çalışmak gereklidir.
Aslında okula veya kreşe hazırlık, açıldığı gün başlamaz. Bu hazırlık aylar öncesinden, evin içinde yavaş yavaş şekillenmeye başlar. Oyuncağını toplaması, kirli çamaşırını sepete atması, yemeğini bitirdikten sonra tabağını mutfağa götürmesi, kitaplarını yerine koyması gibi küçük görevler ona hem “Ben yapabilirim.” duygusunu kazandırır hem de kurallı bir hayatın ilk adımlarını öğretir. Sorumluluk alan çocuk, okulda karşılaşacağı kuralları daha kolay kabul eder.
Bunun yanında çocuğun kendi başına kısa sürelerle vakit geçirebilmesi de önemlidir. Anne sürekli oyun kuran, sürekli yönlendiren kişi olmamalıdır. Çocuk bazen tek başına resim yapmalı, bloklarla oynamalı, kitap karıştırmalı, kendi kendine oyunun içinde kalabilmelidir. Çünkü okul ortamında öğretmen her an sadece onunla ilgilenemeyecektir.
Okul hakkında konuşurken kullanılan dil de çok önemlidir. Okulu korkulacak bir yer gibi anlatmamak gerekir. “Yaramazlık yaparsan seni okula gönderirim.” ya da “Orada öğretmenin seni hizaya sokar.” gibi cümleler çocuğun zihninde okulu bir ceza yerine dönüştürür. Bunun yerine okulun arkadaş edinilen, oyun oynanan, yeni şeyler öğrenilen güzel bir ortam olduğu anlatılmalıdır. Fakat bunu yaparken de aşırı abartılı vaatlerden kaçınmak gerekir. “Okul çok eğlenceli, hiç sıkılmayacaksın.” denildiğinde çocuk ilk canı sıkıldığında hayal kırıklığı yaşayabilir. Gerçekçi ama umut veren bir dil her zaman daha sağlıklıdır.
Okulun ilk günleri geldiğinde ise ebeveynin varlığı çok kıymetlidir. Çocuk yeni bir ortama girerken arkasında güvenle dönebileceği bir limanın olduğunu bilmek ister. İlk iki üç gün ebeveynin çocuğun görebileceği bir mesafede beklemesi onun kendisini daha güvende hissetmesini sağlar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, ayrılığı bir anda değil, yavaş yavaş gerçekleştirmektir.
Örneğin ilk gün sınıfta birkaç dakika, ikinci gün sınıf kapısının dışında, sonraki gün okul bahçesinde bulunulabilir. Daha sonra ise evden beklenerek süreç tamamlanabilir. Aynı şekilde bekleme süresi de kademeli olarak azaltılabilir. İlk gün yarım saat, ikinci gün yirmi dakika, üçüncü gün on dakika, ardından beş dakika derken çocuk zamanla tek başına kalabileceğini öğrenir. Burada önemli olan acele etmemek ama kararlılığı da kaybetmemektir.
Ayrılık anı geldiğinde ise en önemli şey vedayı uzatmamak ve kararlı olmaktır. Anne gitmeye karar verdikten sonra defalarca geri dönüp sarılmak, ağladığını görünce yeniden sınıfa girmek ya da “Biraz daha kalayım.” demek aslında çocuğun kaygısını artırabilir. Çünkü çocuk annesinin de kararsız olduğunu hisseder. Oysa kısa ve güven veren bir veda çok daha etkilidir. “Seni çok seviyorum. Şimdi gidiyorum ve söylediğim saatte seni almaya geleceğim.” demek çoğu zaman uzun vedalardan daha güven vericidir.
Bu süreçte çocuğun yanında kendisini rahatlatacak küçük bir eşyanın bulunması da faydalı olabilir. Annesinin kokusunu taşıyan küçük bir mendil, küçük bir anahtarlık vb. ona kendisini daha güvende hissettirebilir. Aslında her anne çocuğunun hangi şeyle teselli olacağını herkesten daha iyi bilir.
Ben de bunu kendi çocuklarımda yaşamıştım. Çocuklarım ilkokula başladığında beni özlediklerinde ellerini kalplerinin üzerine koymalarını söylemiştim. "Ben tam kalbindeyim." demiştim. Gün içinde beni özlediklerinde bunu yaptıklarını ev gelince söylüyorlardı. Çocuklar için en güçlü güven kaynağı, anneleriyle kurdukları sevgi bağıdır. Bu bağı hissettikleri sürece birçok zorluğun üstesinden gelebilirler.
Çocukların zaman kavramı yetişkinler gibi gelişmediği için “Akşam geleceğim.” ya da “Biraz sonra alacağım.” gibi ifadeler onlar için hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Beklemek onlar için sonsuz gibi gelebilir. Bu yüzden zamanı onların anlayabileceği şekilde somutlaştırmak gerekir. “Birinci zil çalacak, oyun oynayacaksın. İkinci zil çalacak, yemek yiyeceksin. Altıncı zilden sonra ben seni almaya geleceğim.” gibi açıklamalar çocuğun bekleme süresini zihninde canlandırmasını kolaylaştırır. Böylece hem kaygısı azalır hem de sabretmeyi öğrenmeye başlar.
Bütün bunlara rağmen bazı çocukların alışma süreci uzun sürebilir. Bu durum kesinlikle başarısızlık değildir. Her çocuğun duyguları farklıdır. Kimisi üçüncü günde rahat ederken kimisinin birkaç haftaya ihtiyacı olabilir. Burada önemli olan çocuğu başka çocuklarla kıyaslamamaktır. “Bak arkadaşın hiç ağlamıyor.” gibi cümleler çocuğun kendisini yetersiz hissetmesine neden olabilir. Her çocuk kendi hızında büyür ve kendi hızında alışır.
Okula başlayan çocuklarda sık hastalanma da aileleri en çok endişelendiren konulardan biridir. Özellikle daha önce kalabalık ortamlarda bulunmamış çocuklar ilk aylarda sık sık enfeksiyon geçirebilirler. Her hastalıkta “Demek ki okul ona iyi gelmedi.” diye düşünmek doğru değildir. Hastalık süreci tamamlandıktan sonra çocuğun yeniden okul rutinine dönmesi önemlidir.
Burada yapılan en büyük yanlışlardan biri de düzensiz devam etmektir. Çocuğu bir gün gönderip birkaç gün evde tutmak, sonra tekrar göndermek, her ağladığında okula gitmekten vazgeçmek çocuğun zihninde belirsizlik oluşturur. Çocuk her sabah “Acaba bugün de gitmeyecek miyim?” diye düşünmeye başlar. Bu belirsizlik ise kaygıyı daha da büyütür. Oysa çocuklar düzeni sever.
Bir diğer önemli konu ise ebeveynin kendi kaygısını fark edebilmesidir. Çocuklar, anne babalarının duygularını düşündüğümüzden çok daha iyi hissederler. Anne okul kapısında sürekli endişeli görünüyorsa, gözleri doluyorsa ya da ayrılmakta zorlanıyorsa çocuk da “Demek ki burada gerçekten korkulacak bir şey var.” diye düşünebilir. Bu yüzden önce kendi duygularımızı sakinleştirmemiz gerekir. Çocuğa vereceğimiz en büyük güven, sakin duruşumuz ve kararlı tavrımızdır.
Pınar TAŞ