Günümüz dünyasının problem ve sorunları göz ardı edilmeyecek boyuttadır. Çağın teknoloji destekli bir zamana hitap etmesi kolaylığın peşi sıra sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu sorunlardan bir tanesi “tüketim”dir. İnsanın içinde bulunduğu bu zaman tüketim çılgınlığının zirve noktasını yaşamaktadır. Bu kadar varlık ve imkân içinde olan nefsin doymak bilmeyen tutkunluğu aşikardır.
Haz ve hız sınırsızlığının baş döndürücü evresinde insan, tatmin duygusunu yaşayamamaktadır. Tüketim sadece eşya ile sınırlı olmayıp duyguları da etkileyip insanı halden hale sokan bir şekle dönüşmüştür.
Modeli, şekli, rengi değişen her eşya vitrine konulup insan zevkine sunulunca sadece alma odaklı çalışan zihnin tartısı olmaz. Gerekli mi, ihtiyaç mı hesabı yapılmadan hep bir yenisi bir üstünü diye sınırsız bir tüketime dönüşür. Vitrinin kölesi haline gelen insan, kapitalist sistemin çarklarını döndüren bir araca çevrilir. Dinimizin haram gördüğü israf en çok işlenen günahlardan olur.
Bir eşya elde edilinceye kadar kıymetlidir. Elde edildikten sonra açlık doygunluğa ulaşınca o arzu edilen şey istenmeyen, belki yüzüne bakılmayacak bir basitliğe dönüşür. Başka bir eşyaya olan hırsın ve arzunun büyüklüğü de onu elde ettikten sonraki cazibenin bitmesiyle küçülür. Bu hep tekrarlanan arzulamak ve tekrar istemek arasındaki tüketim döngüsü, hiçbir zaman insanı gerçek anlamda tatmin etmez. Bu döngü toplumda kıymet verme anlayışının yitirilmesine de sebebiyet verir.
Dünya dijitalleşmeyle birlikte sosyal medyanın içine sığacak kadar küçülmüştür. Tüketime sunulan her şey topluluklara, reklamı popüler olmuş şekilde sunulur. Özellikle bugün bu tüketim tuzağına, takip kitlesi çok şahıslar üzerinden reklamı yapılarak düşürülmek istenir. Bu tüketime eşya değil duyguların da dâhil olduğunu söylemiştik. Bu apayrı konudur ancak şunu bilmeliyiz ki, popüler kültür dediğimiz algının en’lerine bir kitap, bir şarkı bir film de girebiliyor. Güzel olmasa duygulara hitap etmese dahi sırf zamanın revacında olduğu için benimsenebiliyor.
Zevklerin tartışılmaz olduğu bir gerçek. Ancak tüketim anlayışı bu gerçekliği baskılamaktadır. Zevklere uygun olmasa da sadece moda olduğu için alıp bunu kabul gören insanların varlığı bunu göstermektedir. Çoğunluğun reklamını yaptığı ürüne ihtiyacı olmamasına rağmen alma eğiliminde bulunmak sıkıntıdır. Almadığı için eksik olduğunu hissetmek ise hastalıklı bir karakteri gösterir. Zira tüketim anlayışı, önce insanı eksikliğiyle, geriden gelmesi ve çağa ayak uydurmama gibi fısıltılarla zorbalar. Halbuki oradaki noksanlık o eşyaya sahip olmaması değil, ruhunun bununla eksik olacağını hissettirecek kadar bir kirli bir tuzağa çeker. Bu anlamda sürekli avm dolaşmayı, kafelerde gezmeyi, marka marka koşturup alışveriş yapmayla tamamlanacağını düşünür. Bu durum insanı doymak bilmeyen bir hazla sadece tüketen bir hayata savurur.
Böyle derken çağın getirdiklerine de hepten sırtımızı dönmek gerekmiyor. Hayatı kolaylaştıran, imkân ve ihtiyaç dâhilinde her güzellikten nasiplenilmelidir. Ancak tüketimle ihtiyaç dengesi sağlanmalıdır.
Şu da bir gerçek ki hiçbir maddi kazanım ruhu doyuran bir araca dönüşmemiştir. Tüketim anlık bir zevk, doyum alma halidir ama asla sınırsız bir ruh huzuru vermez. Tüketim çılgınlığının bu denli zirvede olması ruhların açlığını da gösterir. Ruhu tatmin eden amaç bulunmadıkça insanın tüketime eğilimi artar. Ancak bu eğilim ruhu hiçbir zaman doyurmaz. Fakat bu tüketim çılgınlığına karşın ruhu tatmin edecek çok önemli bir kavram vardır; kanaat! Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), “Kanaat tükenmez bir hazinedir.” (Beyhakî, Kitabü’z-Zühd) buyurmaktadır. Bediüzzaman Said Nursi de “Kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur” demiştir.
Kanaat, hale rıza göstermektir. Şükür içinde olup bolluğu görebilen göze sahip olmaktır. Vasat bir anlayışla ihtiyaç ve israf arasındaki çizgidir. Hırslara gem vurup, hız ve hazzı içeren yaşantılara dur diyendir. Kanaat, tüketim sarhoşluğunu nefsi zevklerden koparıp iman hakikatiyle sadece gereksinime odaklayıp kendine getirendir. Aynı zaman da kanaat razı olmaktır, kabullenmektir. Allah’ın verdiklerine de vermediklerine de razı olma hali ruhu, engin manevi lezzetli bir hale büründürür. Kanaat bu anlamda bir hazinedir. Doyumsuz olan nefsi durduran, ruhu doyuran bir olgudur.
Sadece tüketim üzerine yaşayan ile kanaatkâr olan insanların gidişatı da farklı olur. Sadece tüketim anlayışı haramlara tevessül ettirirken, hep açgözlü olma haline ve hırslara yol açar. Kanaatkâr olan insan ise tevekkül ve teslim olmayı da bilir.
Bu anlamda kanaat kuşanmamız gereken bir zırhtır. Tüketimin çok hızlı olduğu şu zamanda nefislere hatırlatmamız gereken öğüt ve yaşantımızın başına koymamız gereken bir hakikattir.
Esra GÜLŞAHİN