Allah (Celle Celaluhu), insanı en güzel şekilde yarattığını bildirir ve Rahmân Sûresi’nde “Rahmân, Kur’an’ı öğretti; insanı yarattı. Ona beyanı öğretti.” (Rahmân Suresi, 1–4. Ayetler) buyurur. Bu beyan nimeti, insana diğer varlıklardan farklı olarak kendini ifade etme ve başkalarını anlama kabiliyeti kazandırır. Kelimeler aracılığıyla insan, düşüncelerini ve duygularını dile getirir, anlam köprüleri kurar. Böylece beyan gücü, uzakları yakın eder; bir ülkeyi, bir insanı yahut bir eşyayı kelimelerle tasvir ederek merakını ve hayranlığını başkalarına ulaştırmasını sağlar.
Dil, insana nimet olarak verilen ve kıymeti ancak şükür bilinciyle idrak edilebilen bir organdır. Bu şükür de Rahmân’ın çizdiği sınırları gözetmekle anlam kazanır. Nitekim Kur’an’da, “Ona iki dudak ve bir dil vermedik mi?” (Beled Suresi, 9.Ayet) buyrularak, dilin sadece biyolojik bir yeti değil, insana emanet edilmiş bir sorumluluk olduğu hatırlatılır. Dil, kalbin aynasıdır; iç dünyadakini dışa, dışarıdakini içe yansıtır. Ancak vahyin ışığında yönünü bulamayan, sınırlarını koruyamayan bir dil, sahibini bir kayboluşun içine sürükler. Fıtratın kabul etmediği yollarda kullanılan beyan, yani dil gücü hem kişinin kendine hem de toplum nazarında itibar kaybına yol açar. Dil ile başlıyor gibi görünen bu itibar kaybı kalbi olarak da insana hasar vermeye başlar ve manevi olarak kişiyi kirletir. Nitekim Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur, “Haberiniz olsun ki, bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur; o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. İşte o, kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39)
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), dilin bu hassas dengesine dikkat çekerek, sözün insanın hem dünya hem de âhiret hayatını etkileyebileceğini hatırlatır.
Fıtrat, insanı daima doğru olana sevk eder; fakat dilin ve beyanın yanlış kullanıldığı yerlerde onu uyarır. Bu uyarı bazen iç sıkıntısı, bazen vicdan azabı olarak ortaya çıkar. İnsan, söylediği yahut söylememesi gereken sözlerin kalbinde bir ağırlık oluşturduğunu, hatta bir afet gibi ruhunu sarstığını fark eder. İşte bu fark ediş, insana diline mukayyet olma bilincini kazandırır. Bu içsel rehberin sesini kısmadan ona kulak vermek gerekir; zira o ses, insanı güzelliğe ve arınmaya çağırır. Ruhumuzu daraltan, kalbimizi inciten sözlerden uzak durmak hem kendimize hem çevremize rahmet kapılarını aralar. Nitekim Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur, “Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun.” (Buhârî, Edeb, 31; Müslim, İman, 74) Bu hadis, “Dilini tutan kurtulur” gerçeğini özlü biçimde ifade eder; çünkü dilini koruyan, kalbini koruyan temiz yaratılışını korur.
Öyleyse iman eden bir kimse, hayatının ameli yönünü güzelleştirmeye çalışırken diliyle sarf ettiği her sözün de doğru, dürüst ve güzel olmasına dikkat etmelidir. Çünkü söz, yalnızca bir ifade biçimi değil; kalbin aynası, niyetin dışa vuran suretidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Şüphesiz şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” (İsrâ Suresi, 53. Ayet)
Bu ayet, güzel sözün sadece nezaket göstergesi değil, toplumsal iletişimin ve kalbî huzurun anahtarı olduğunu öğretir. Zira söz, kalpleri birleştirdiği gibi, yanlış kullanıldığında ayırabilir de. İnsanın diliyle kurduğu her cümle, kalpler arasında bir köprü ya da uçurum olabilir. Bu sebeple mümin, konuşurken hem seçtiği kelimelerde hem de ses tonunda terbiye, nezaket ve incelik ölçüsünü korumalıdır. Dilin fıtratına ters düşen, kırıcı veya ayrıştırıcı sözlerden uzak durmak hem iman olgunluğunun hem de kalp terbiyesinin gereğidir.
İnsanlığı korumanın yegâne dengesi, fıtratı korumak ve onu sürekli diri tutmaktır. Dilin dengesiyse, maneviyatı zedeleyen her türlü ifadeden sakınmakla sağlanır. İmanını hür iradesiyle seçen insan, bu imanın gereği olarak ahlaklı olmayı ve ahlaklı kalmanın bir parçası olan dil terbiyesini hayatının merkezine yerleştirmelidir. Çünkü dil, gönlün tercümanıdır; insana en çok faydası da zararı da ondan gelir. Dil güzelleştikçe gönül de güzelleşir; gönül güzelleştikçe söz rahmete dönüşür.
Vahyin sürekli muhatabı olan insan, vahyin rehberliğinde kendini terbiye ettikçe, “beyan” denilen o ilahi hazineyle güzelliğini artırır. Her sözü rahmet, her mesajı merhamet olan yüce kitabımız, “Güzel söz, kökü yerde sabit, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir.” (İbrâhîm Suresi, 24. Ayet) buyurarak bize bu gerçeği hatırlatır. Her güzel söz, kök saldıkça meyvesini verir; büyür, çoğalır ve gönülleri yeşertir.
Öyleyse insan, kullandığı her kelimeyle hem kendi kalbini hem de muhatabının kalbini inşa ettiğini unutmamalıdır. Çünkü sözden kalbe uzanan yol, aslında kalpten söze uzanan uzun bir yolculuktur. Bu yolculukta güzel sözü alışkanlık hâline getirmek, rahmetin, merhametin ve muhabbetin gönle yerleşmesine vesile olur. Ve şifa bulan bir gönlün hayatı da kaçınılmaz olarak şifa ile dolar.
Sena ASLAN