Allah'ın adıyla
Mütevazılık Cenab-ı Allah'ın bizden istediği kulluk vazifesinin kalbi olan hasletlerinden biridir desek yerinde olur. Mütevazı insan görgülü insandır, nerede durması gerektiğini bilen tabiri caizse insanlara bir şey ispatlamak zorunda olmadığının şuurunda olan, Rabbini razı etme derdinde olan kişidir. Zıddı olan kibirden uzak durmaya gayret eden bu kişilik mütevazılık ile huzur bulmanın peşindedir. Kibrin sahte olarak verdiği hazzın farkında olan, Kur’ani pencereden dünyaya bakan, Hak Teâlâ’ya safi kul olmanın şuurundadır.
Allah Resulünün (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) fetihte Mekke-i Mükerreme’ye girişi, en büyük tevazu örneklerindendir. Orada bulunan ashâb-ı kirâm bu hâli şöyle rivayet ederler:
“Rasûlullâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke’yi fethe giden ordunun başında bulunuyordu. Zafer müyesser olup da devesinin üzerinde Mekke’ye girerken, başını Yüce Rabbine karşı tevazu ile o derece eğmişti ki, sakalının uçları neredeyse devenin semerine değmekteydi. Sanki bir şükür secdesindeydi. O esnada devamlı olarak:
‘Ey Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır!’ diyordu.” (Vâkıdî, II, 824; Buhârî)
Allah resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) en yüce ahlaki haslet ve faziletlere rağmen daima لاَفَخْرَ yâni “Övünmek yok!” buyurarak tevazu hâlini muhafaza etmiştir.
Nitekim bir gün ashâb-ı kirâm kendi aralarında konuşuyorlardı. Allah’ın, yarattığı insanlardan biri olan Hazreti İbrâhim’i halîl/dost edinmesine, Hazreti Mûsâ ile konuşmasına, Hazreti İsa’nın O’nun kelimesi ve rûhu olmasına ve Hazreti Âdem’i seçmesine hayret etmişlerdi. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanlarına geldi ve onların konuşmalarını işitti. Bunun üzerine; “Evet, bahsettiğiniz gibi.” diyerek o peygamberlerin durumunun aynen öyle olduğunu bildirdi, sonra da kendi vasıflarını şöyle zikretti:
“Ben Rasûllerin efendisiyim, lâkin övünmek yok! Ben peygamberlerin sonuncusuyum, ancak övünmek yok! İlk şefaat edecek ve şefaati ilk olarak kabul edilecek olan da benim, ancak (bunları asla) övünmek için söylemiyorum. Kıyamet günü, yer yarılıp açıldığında ilk defa (diriltilecek olan) benim, ancak övünmek için söylemiyorum. Hamd sancağı bana verilecek, ancak bununla da övünmüyorum! Ben kıyamet gününde insanların efendisiyim, ancak övünmek yok! Kıyamet günü cennete ilk girecek benim, ancak bunu da övünç vesilesi yapmıyorum” (Dârimî, Mukaddime, 8) diye buyurdular.
İslam dini bireyleri gurur ve kibirden uzaklaştırır, ruhuna alçakgönüllülüğü yerleştirmeye çalışır. Zira, “Rahmân’ın (Celle Celaluhu) kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, ‘selâm!’ der (geçer)ler.” (Furkan Suresi, 63. Ayet), israfa kaçma korkusu ve lüks yaşamanın kendisine gurur vereceği endişesiyle mütevazı bir hayatı tercih eder. Bu niyetinden dolayı, imkânı olduğu hâlde yalnızca Allah’ın (Celle Celaluhu) rızasını gözeterek kıymetli ve gösterişli elbiseler giymeyi terk eden kişinin, kıyamet gününde herkesin gözleri önünde iltifata tâbi tutulup cennet elbiselerinden dilediğini giymekle ödüllendirileceği ifade edilmiştir. Ayrıca tevazunun cennet ehlinin özelliklerinden olduğu bildirilmiş ve alçakgönüllü davranmanın aslında bir yücelme sebebi olduğu ifade edilmiştir: “...Allah için tevazu gösteren kişiyi Allah ancak yüceltir.” (Müsned, II, 386; Müslim, “Birr”, 69)
Mütevazı kişi Allah Teâlâ tarafından yaratıldığının, içinde bulunduğu nimetlerin O’na ait olduğunun bilinciyle O’nun rızasını kazanmaya gayret eden kimsedir. Allah Teâlâ Kitab-ı Kerim’de tevazu sahibi kimseleri birçok ayet ile müjdelemiştir. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tevazuyu yaşayarak öğretmiş, sade bir yaşam sürmüştür. Yaşamının her alanında beşer olduğunu unutmamış Allah Teala'nın O’na lütfettiği meziyetlerle kendini büyük göstermemiştir. Ashab-ı kiramın O’nu aşırı övmelerini istememiş onları bu konuda uyarmıştır. Kendisi için ayağa kalkılmasını hoş görmemiş toplumda en fakir insanlarla oturmuş yemiş ve içmiştir, binaenaleyh tevazu Hazreti Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ahlakına tam olarak yansımıştır. O’nun örnekliğinde Allah için nasıl mütevazı olunur olma çabasını görüyoruz, şunu da belirtmek gerekir ki tevazulu olmak Müslümanlığın hasletlerindendir. Lakin tevazuda aşırıya kaçmamak da gereklidir. Mümin hem kendisinin hem de Müslüman kardeşinin saygınlığını, şerefini korumakla vazifelidir. Bu bağlamda tevazunun istismara açık birçok yönü de vardır, zillet yerine izzeti fehm etmek şuurunda olabilme adına bir tevazu. Tevazunun insan oğluna nasıl yakıştığını Nebi’nin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayatında görüyoruz. Allah’a karşı tevazu emir ve yasaklarını dinlemek başta namaz ile boyun eğmektir. İnsana karşı tevazu değerini bilmek karşı taraftan ziyade olan hasletlerle ona karşı en ufak bir gururdan bile kaçınmaktır. Nimetin kendinden değil Hak Teâlâ’nın lütfu olduğunun şuurunda olmaktır. Allah için tevazulu olabilme adına maddi anlamda zengin olsa bile tevazulu bir yaşam sürdürebilme, manevi anlamda da korku ve umut arasında yaşayabilme duası ile.
Şüheda Engiz