LAHZA
Söyle, nereye gidiştir bu böyle?
Apansız bir gece vakti, Ay hilale bürünmüş hâlde,
Anlamaz, dinlemez, bilmez beni fâni,
Bir sen anla isterim beni, bir sen bil..
Aciz kalmışım kapında, hançer gibi keskin gecenin ayazında,
Aradığını bulmak için çıkmış bu yola,
Ve anlar ki aradığı da onu aramakta,
Bilmem nerdeyim, kimim bu âlemde…
Kâinatın her bir zerresini izlemekte gözlerim,
Bir kez daha anladı yüreğim, bir kez daha şahitlik etti,
Adanmışlığın en güzeli bir ömürde saklıymış,
Hicranla vuslatın kesiştiği bir sır perde…
Durulmaz bir sel gibi boşalınca gözyaşı,
Gönlüm bir Beheşt-i Zehra meydanı,
"Musibetlerle beni pare pare etsen de” der Hallacı Mansur;
Seni her zaman daha fazla seveceğim..."
AYŞENUR FURKAN
Savaşın Masum Kurbanları: Çocuklar...
Her savaşın bir yüzü vardır, o yüz de genellikle masum çocuklardır. Savaşın gölgesinde kalan, oyuncaklarını, ailelerini, evlerini kaybeden çocuklar... Onlar, geleceğimizin umudu, barışın sembolü.
Oyuncak diye moloz parçalarıyla, saçmalarla, savaştan geriye kalan ne varsa onlarla oynayan, anne diye baba diye geride kalan mezarlarına sarılan. Ev diye savaş sonrası moloz yığınlarının gölgesinde derme çatma çadırlarda, hatta bazen o çadırları bulamayıp sokakta kalan savaşın masum yüzleri çocuklar.
İçlerinde taşıdıkları umutları, hayalleri, gülüşleri... Savaşla birlikte kaybolup gidiyor. Birçoğu yaralı, birçoğu öksüz, birçoğu da hayata küsmüş...
Savaşın gölgesinde kalan çocuklar, aslında geleceğimizin gölgede kalan yüzü... Onlara bir umut, bir gelecek, bir çocukluk sunmak hepimizin görevi.
Görev demişken neydi bizim görevimiz? Televizyon ekranlarından telefon ekranlarından izleyip ah zavallı, vah zavallı çocuklar demek miydi görevimiz!
Tam da öyle! Ne yazık ki çoğu zaman sadece izlemekle yetiniyoruz. Farkındalık yaratmak, ses olmak, destek olmak... Belki de görevimiz bu izlemeyi aşmak, bir şeyler yapmak.
İzlemekle yetinmeyelim, ses olalım. Unutmayalım ki her çocuk, bir umut, bir gelecek. Onlara bir çocukluk, bir gelecek sunmak için...
Savaşın gölgesinde kalan çocuklar, bizim de çocuklarımız. Onları unutmamak, unutulmamak için yazıyorum. Belki birileri fark eder, belki birileri ses olur...
Unutmayalım, unutulmayalım!
Evin Durmaz/Denizli
Ertelenmiş Bir Gerçeklik
Zamanın, mekânın, siyasetin ve iktisadın icapları… Hayatın telaşı, gündelik sorumluluklar ve bitmeyen koşuşturmalar… Hep bunları önceliyoruz. Peki ya imanın icapları? Iman'ın getirdiği sorumluluklar? Çoğu zaman erteleniyor, ötelere bırakılıyor. Oysa iman, sadece kalpte taşınacak bir duygu değildir; aksiyona, hayata ve hâl ve hareketlerimize yansıması gerekir.
Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyuruyor, “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir buğzdur.” (Saff Suresi, 2-3. Ayet) Bu ayet bize imanın sadece dilde kalmaması, eyleme dönüşmesi gerektiğini hatırlatıyor. Peki biz? İman ettiğimizi söylüyoruz ama amellerimiz o imanı temsil ediyor mu? Yaptıklarımız la o imanı gösteriyor mu?
Hadis-i şerifte ise Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor, “Mümin, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (Tirmizi) Yani imanımız, çevremizdeki insanların bizden gördüğü güven ile de ölçülüyor. Sormak gerekmez mi: Bizim imanımız başkalarının güvenini ne kadar inşa ediyor? Yoksa iman, sadece içimize sakladığımız ama dışarıya hiç taşmayan kuru bir beyan mı haline geldi?
Bazen kendimize şunu sormalıyız:
“İman bizden aksiyon isterken, biz neden tembelliğe sığınıyoruz?”
“Kur’an ve sünnet bizden doğruluk, adalet, sabır beklerken, biz niçin nefsimize yenik düşüyoruz?”
“Allah yolunda sebat istenirken, biz neden dünya telaşını imanımızın önüne geçiriyoruz?”
Çünkü iman, sadece kelime-i şehadet getirmekle sınırlı değildir. İman, kalpte başlar; dilde doğrulanır, amelde ise kemale erer. Fakat biz çoğu zaman ilk iki basamakta kalıyor, üçüncüyü erteliyoruz. Böyle olunca iman tıpkı, dalları budanmış ama meyve vermeyen bir ağaca benziyor.
Oysa Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor, “Amellerin en faziletlisi, az da olsa devamlı olandır.” (Buhârî) Bu bize şunu öğretiyor: İman küçük de olsa eylemlerle desteklenmeli, icraatle gösterilmeli, sürekli canlı tutulmalı. Çünkü iman ile aksiyon arasındaki bağ koparsa, kalpteki nur da zamanla sönmeye yüz tutar.
Evet, itiraf edelim: çoğu zaman nefsimize yenik düşüyoruz. İmanımızın icaplarını, imanımızın gerektirdiklerini biliyoruz ama erteliyoruz. Sanki ileride daha çok vakit bulacakmışız gibi… Oysa her an bir imtihan, her nefes bir fırsat değil midir?
Şimdi kendimize dönüp soralım:
İmanımızı sadece sözle mi yaşıyoruz, yoksa hayatımıza, davranışımıza, ilişkilerimize mi taşıyoruz? İman, bir iddia değil; bir ispat ister. Ve o ispat, eylemlerimizdir.
Belki de bu satırları okurken bile fark ediyoruz: İçimizdeki hırçınlık, huzursuzluk, boşluk… Hep bu gerilimin mahsulü. İman ile aksiyon arasındaki mesafenin getirdiği çelişki. O halde yapılacak olan bellidir: Ertelemeyi bırakmak ve imanımızı eyleme dönüştürmek. Çünkü Rabbimiz, “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl Suresi, 7-8. Ayet) buyurarak bize bu hakikati apaçık göstermektedir.
Öyleyse imanımızı yeniden hatırlayalım, yeniden diriltelim. Çünkü iman sadece kalpte değil, hayatta görünür olmalı.
Mukine Ebrar Kaya
KUDÜS'TEN YÜKSELEN SES
Güneş doğar, bir başka yanar Kudüs'te,
Taş duvarlar fısıldar eski bir ahı.
O kutsal toprak ki, bin yara taşıdı göğsünde,
Ve her seherde bekler umut sabahı.
Toprak kana doydu, lakin yeşermekte yine,
Her köşede bir şehit, bir yetim nefesi var.
Zeytin ağacı dimdik, eğilmez zalime,
Köklerinde direniş, dallarında hürriyet ar.
Gazze'de deniz ağlar, dalgalar vurur kumu,
Çocukların düşleri, bombalarla bölündü.
Ama yıkılmaz iman, tükenmez vatan umudu,
Her bir damla gözyaşı, bir destana döndü.
Nisanur'da yansısın o masumiyetin sesi,
Vicdanın çağrısıdır, bu sessiz çığlık duyulsun.
Filistin, sen kalbimiz, sen ruhumuzun neşesi,
Bu zulüm elbet biter, adaletle yoğrulsun.
Nur Sena Gülsever
İMTİHAN YURDUNDAYIZ
Biz bu âleme gözlerimizi açmaya başladığımız ilk ânımızdan anlıyoruz ki, cefasını çekmediğimiz hiçbir şeyin sefasını çekemeyiz.
Tıpkı doğduğumuz ilk anda bir soluk nefese sahip olabilmek için feryat edercesine minicik bedenimize çığlıklar sığdırdığımız gibi.
İşte imtihanımız buradan başlıyor.
Biz bu dünyaya sürur için gelseydik, ilk gelişimiz ağlayışlı, gidişimiz ise ağıtlı olmazdı.
Hayatımız bir imtihan kâğıdından ibaret.
Bazı suallerde ter dökerek bazı suallerde yaş dökerek bazı suallerde de kan dökerek yanıt vermek lazım.
Unutma ki hayat, imtihan ile anlam bulur.
Tüm mahlûkat ve kâinat zarfında bulunan her zerre içinde bir gaye barındırır.
Bu amaç doğrultusunda aşılması gereken tüm meşakkat, abı hayat denilen bir neticeye mazhar olmak uğruna omuzlanır.
İşte bu imtihan yurdunda inançlı yüreklere düşen en mühim vazife, mukavvim bir iman metodunda ilerleyebilmektir.
Bu metot ki esfel-i sâfilîn sınıfından, eşrefi mahlûkat sınıfına yükselebilmenin en müstakim yoludur.
Ne mutlu o insana ki “eşrefi mahlûkat” sınıfına intikal edebilme şerefine erişmiştir.
Şimdi ey Aziz Müslüman kardeşim!
Hepimiz beşeriz ve noksanız.
Unutma ki;
Kimi zaman imtihanımızı, amacımızı unutarak istikametimizi kaybederiz, biçare yollara düşeriz.
Bu vakitlerdeki vaziyetimiz inancımızı ümitsizliğe sürükler.
Lakin sen o an kendine gelmelisin güzel kardeşim.
“Ben Âdem evladıyım, hataya düşerim ama yenik düşmem” diyebilmelisin.
Hiçbir zaman imtihan çizgisi düz gitmez, bazen düşer bazen yükselir.
Sen çizgini rıza-i ilahi çizgisinde yürütmeye gayret etmeye çalıştıkça Rahman tüm yolları sana Fettah ismiyle açar.
Sen Rabbine dayan ki veciben kolaylaşsın.
Çünkü sonsuz bir güce dayanan güçsüz kalmaz...
Nurhan Demirel / MARDİN DARGEÇİT