Bismillahirrahmanirrahim
“Andolsun, Allah, mü'minlere kendi içlerinden; onlara ayetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Ali İmran Suresi, 164. Ayet)
İnsanı en güzel şekilde yaratıp, ona kendi ruhundan üfleyerek yaşam alanına gönderen Yüce Allah (Celle Celaluhu), insana sayısız nimetler de vermiştir. Bu nimetlerden biri de hiç şüphesiz ki, insanlara doğru yolu gösteren peygamberlerdir. Allah’ın elçilik vazifesi verdiği peygamberler tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir de. İnsanı yaratan ona akıl ve irade nimetlerini de vermiş, bu nimetlerle insan kendisi için yol çizmiştir. Ancak bu çizilen yollar her zaman doğru, iyi ve faydalı yollardan olmayabilmektedir. İnsanoğlu zaman zaman rotasını şaşırmış, felaketlerin içine düşmüş, uçurumun kenarına kadar gelmiştir. İşte böylesi karanlık ve cahili zamanlarda rableri onların karanlıklarını dağıtacak bir ışık, onları uçurumun kenarından çekip alacak bir el olarak ve yine kendi içlerinden, huyunun güzelliğine şahit oldukları bir peygamber göndererek büyük ikramda bulunmuştur.
Gönderilen bu elçiler, “De ki: Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sadece Rabbine giden yolu tutmak isteyenlere yol gösteriyorum.” (Furkan Suresi, 57. Ayet) ve “Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun; onlar doğru yoldadırlar.” (Yasin Suresi, 21. Ayet) ayetlerinde ve bunlara benzer daha birçok ayette ifade edildiği üzere herhangi bir karşılık beklemeden, bu zor ve çetin olan vazifeyi yerine getirmişlerdir. Bu vazifeyi yerine getirirken de evvela kendileri buyruklara titizlikle uymaya çalışıp söz ve fiilleri ile topluma örnek olmuşlardır. Bu örneklik ayrıca nebevi terbiye metodudur. Çünkü peygamberler toplumların davranışsal olarak, ahlaki olarak en dip noktada oldukları zamanda görevlendirilmişlerdir. Bu görev esnasında söylenenleri aklıselim ile dinleyip kabul edenler olduğu gibi, inatlaşıp tartışmaya girenler de olmuştur. Peygamberler iki insan tipine de tebliğ ve davetle mükelleftirler. İşte toplumuna gönderilen elçi özellikle bu ikinci tip insanlarla karşılaştığında uyması gereken metodu Rabbi kendisine öğretmiştir. Bunu da şu ayeti kerime ile ifade etmiştir, “(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl Suresi, 125. Ayet)
Derin anlayış, isabetli ve doğru karar verme, öğrendiği doğru ve faydalı bilgileri amele dönüştürebilme gibi anlamlara gelen hikmet, peygamberin davetinin vazgeçilmez metotlarındandır. Davetin bir amacı vardır. O da insanlığı içine düştüğü karanlıktan aydınlıklara çıkarmaktır. Ebedi hüsran ve pişmanlıktan evvel doğruya yöneltmektir. Bu da hikmetle ve tatlı dille, güzel öğütlerle mümkün olur. Ayetlerde muhatap özelde peygamber olsa da genelde iman eden her kuldur. Bu kullar içerisinden de imanla yoğrulmuş gönüllerdir. Çünkü peygamberden sonra tebliğ vazifesini yerine getirmekle mükellef olanlar peygamberin terbiyesi ile terbiyelenenlerdir. Bundan ötürü yine Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır, “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara Suresi, 269. Ayet) Bu hayra mazhar olanlar peygamberin rehberliğinde, peygamberin örnekliğinde peygamberin varisi olarak, peygamberin tebliğ ettiği gibi tebliğ etmeye çalışmakta, peygamberin hüküm verirken göz önüne aldığı kıstaslara dikkat etmeye çalışarak hüküm vermeye çalışmaktadırlar. İşte bunlar kendilerine rableri tarafından hikmet verilen salih kullardır. Bundan dolayı bazı âlimler, her nebi hikmet sahibidir ancak her hikmet sahibi nebi değildir, demiştir. Bu hikmet ise yukarıdaki ayette de ifade edildiği üzere herkese verilmez. Ve hikmet herkese verilmese de her kul o kişilerden olabilmek için, ona nail olabilmek için gayret göstermeli, çabalamalıdır. Çünkü Resulullah’ın ifadesi ile “Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır” (Tirmizi, İlim, 19) buyurmaktadır. Bu yolda gayretkar olanlara da ilim ve hikmet ehli kendilerindeki ilimden öğretmeli, ayet ve hadislerden hüküm çıkarabilme yollarını öğretmeye çalışmalıdır. Bunu yaparken de buna talip olanı tanımaları da gerekir. Çünkü “Bayağı (sefih) kimselere hikmetten söz etme!” (Darimi, Mukaddime, 34) uyarısında bulunan Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), fıtratı bozulmamış, temiz ahlak sahiplerinin bunu anlayabileceklerini ve buna layık olduğunu belirtmiştir. Aksi durumda bayağı kimselerin dillerinde, davranışlarında faydadan çok zarara sebebiyet verecektir. Çünkü “Hikmetin başı Allah korkusudur.” (Suyuti Camius- Sağir 1,95) Yapacağı işi Allah için yapan, söyleyeceği sözü Allah için söyleyen, Allah’ı her daim zihninden çıkarmayan kimse gerek sözlü gerek fiili tebliğ yapmış olmaktadır. Böyle bir tebliğ çorak gönülleri yeşertir, bulanık zihinleri berraklaştırır. Rabbi tarafından terbiye edilen resulün eğitim yoludur bu ve bu yol çağlar üstüdür, ırklar üstüdür. Vahiy yağmuru ile temizlenir insanın ruhu, nebinin örnekliği ile hayat bulur ölü bedenler. Ebedi hazları, mutluluğu, geçici dünya lezzetlerine feda etmemeyi öğrenir insan. Öğrenen insan cehaletten kurtulmakla yetinmez etrafındakilerin ellerinden de tutmaya çalışır, onların kurtuluşu için de çabalar. Böylece nebilerle başlayan bu silsile çağdan çağa, nesilden nesile aktarılarak Rahman’ın takdir ettiği kıyamet saati gelene kadar kesintisiz olarak devam eder.
Rana ÇEÇEN