İslami geleneğimizin temel taşlarından biri olan "tefekkür", olayların ardındaki hakikati görmeyi gerektirir. Bir şeyi derinlemesine düşünebilmek için zamana ve sükûnete ihtiyaç vardır. İnsan zihni, doğal akışında bir duyguyu işlemek ve o duygunun getirdiği tefekkürden pay almak üzere programlanmıştır. Bir hüzünle karşılaştığımızda kalp ona uygun bir tepki verir, göz yaşarır veya kalpte bir incelme olur. Fakat sosyal medya algoritması, bu doğal sürece "dur" diyor. Algılarımızın kırılmasına dikkatlerimizin dağılmasına ve tefekkürü kaybetmemize sebep olan "kaydırma" eylemi, modern çağın en hızlı tüketim alışkanlığı oldu ve parmak uçlarımızla ekranı yukarı ittirdiğimiz her saniye, zihnimize bambaşka bir dünyanın kapısını açıyor. Bir saniye önce bir yetimin gözyaşını izleyip hüzne gark olurken, hemen ardından gelen bir eğlence videosuyla kahkahaya zorlanıyoruz. Bu hızlı geçişler, sadece birer görüntü değişikliği değil; ruhun, derin bir duygusal uçuruma düşmesi gibidir. Bu dijital hız treni, fıtratımız ve manevi dünyamız üzerinde ağır bir hasar bırakıyor.
Bir videoda üzülmemiz beklenirken, bir sonraki videoda anında neşelenmemiz isteniyor. Sürekli değişen uyaranlar, beynin dopamin sistemini sürekli tetikleyerek bizi bir "duygu obezitesine" itiyor. Sürekli kaydırılan ekranlar, bizi "anlık tüketici" konumuna hapsediyor.
Derin bir acıdan heyecanlı bir mizaha geçerken, zihin yaşadığı o ilk duygunun üzerine bir perde çeker. Bu, zamanla kalbin "duyarsızlaşmasına" neden olabilir. Hüzün, artık derinleşip bir ibrete dönüşemiyor; neşe, kalıcı bir huzur veremiyor. Çünkü aradaki boşluk, bir sonraki uyaranın heyecanıyla doluyor. Bu, ruhun bir sükûnet limanına ulaşmasını engelliyor.
Merhamet etmemiz gereken bir durumda dahi, bir sonraki videoya geçme dürtüsü, o merhametin harekete geçmesine engel olur. Hüzünle gelen o incelik, yerini yüzeysel bir tepkiye bırakır. Kalp, artık derinleşemez hale gelir; çünkü her şey "bir sonraki" kadar değerlidir.
İslam, insanın ruhsal ve fiziksel dengesini (itidal) esas alır. "Her şeyin bir vakti vardır" düsturu, aslında bugünün dijital karmaşasına karşı alınabilecek en iyi tedbirdir. Sürekli akış içinde kaybolmak, insanın kendi iç dünyasından, Rabbinden ve hatta ailesinden uzaklaşması demektir.
Bu dijital labirentte, aileler olarak bir "dijital diyet" uygulamak zorundayız. Çocuklarımızın ve kendimizin bu hız treninden inip, hakikatin dinginliğine dönmemiz gerekir. Bir videoyu izledikten sonra ekranı kapatıp "Bu bana ne öğretti?" diye sorabilmek, o duyguyu sindirmek ve o duyguda kalarak bir duaya dönüştürebilmek, aslında fıtratımızı koruma çabasıdır.
Dijital dünyanın sunduğu bu hızlı geçişler, bizleri parçalanmış bir dikkat ve yorgun bir ruhla baş başa bırakıyor. Ancak unutmamalıyız ki, ruhumuzun ihtiyacı olan şey daha fazla uyaran değil, daha fazla derinliktir. Bir hüzün gördüğümüzde onu duaya dönüştürmek, bir heyecan gördüğümüzde ise hayatın geçiciliğini hatırlamak, bu akışın içinde savrulmamızı engelleyecek olan pusulamızdır.
Evlerimiz, ekranların yaydığı yapay ışıkla değil, birbirimize ayırdığımız vakit ve paylaştığımız samimi sohbetlerle aydınlanmalı. Kaydırmayı bırakıp, başımızı kaldırıp birbirimizin gözlerine baktığımızda, dijital dünyanın sunamayacağı o gerçek huzuru bulacağız. Çünkü hakikat, ekranın ardında değil, bizatihi hayatın ve kalplerin derinliğindedir.
Zeliha Elter