Mîzan ancak adil olmakla, ahlâkî bir yapılanmayla mümkündür. Vicdanını köreltmiş, iç sesini susturmuş bir kimse ne adil olabilir ne de ahlâklı. Zira o artık insan olma vasfını yitirmiştir. Gözü görmez, kulağı işitmez, kalbi sızlamaz; gerçeği idrak edemez hâle gelir. Kur’ânî ifadeyle böyleleri, hayvanlardan da aşağı bir konuma düşmüştür.
O hâlde mîzan nedir?
Mîzan; yalnızca bir tartı aleti değil, varoluşun, ahlâkın, adaletin ve insanın iç âlemiyle barışık olma hâlinin adıdır. Âlemde kurulan dengenin, hayatın içinde adalet olarak tecelli etmesidir. Hak Teâlâ, yaratılmış olan her şeyi bir düzen üzere var etmiş; insanı da bu düzeni koruyacak sorumluluk bilinci ve ahlâkî yapı ile donatmıştır. Mîzan, kozmik bir sistemin ölçüyle ve ahenkle akışıdır.
İnsanın başıboş bırakılmadığını ve bir ölçü üzere yaratıldığını Rahmân Suresi’nde açıkça okumaktayız, “Göğü yükseltti ve mîzanı koydu. Sakın dengeden sapmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve mîzanı eksik yapmayın.” (Rahmân Suresi, 7–9. Ayet)
Rabbimiz, gökyüzünün düzenini, gezegenlerin yörüngesini, gece ile gündüzün ardışıklığını ve tüm bu ilâhî sistemin mîzan ile var edildiğini bize sunmaktadır. Bu dengeyi fark etmek, takdir etmek; imanı kuru bir bilgi değil, hakikate yönelen bir bilinç hâline getirmek ve sorumluluk ahlâkıyla kâinat sistemine zarar verecek her türlü oluşuma karşı durmak insanın görevidir. Zira mîzan bozulduğunda yalnızca doğa değil, insan da bozulur.
İnsan bozulduğunda ise ne ticarette, ne hukukta ne de sosyal ilişkilerde adaletten söz edilebilir. Rahmân’ın uyarıları, sosyal adaletin tesisine yöneliktir. En‘âm Suresi’nin 152. ayetinde, “Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın.” buyurulurken, İsrâ Suresi’nin 35. ayetinde, “Ölçtüğünüzde tam ölçün, doğru terazi ile tartın.” emri verilmiştir.
Sosyal hayatın içindeki denge, kişinin yalnızca kendi hakkını değil, başkalarının hakkını da gözetmesiyle mümkündür. Toplumda adalet zedelendiğinde mîzan kaybolur; bu da ahlâkî bir çöküşün habercisidir.
Kur’ân-ı Kerîm, tam adaletin mutlak sahibi olan Allah Teâlâ’nın ahirette ilâhî hesabı eksiksiz vereceğini Enbiyâ Suresi’nin 47. ayetinde şöyle ilan eder, “Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye zerre kadar haksızlık edilmez.” A‘râf Suresi’nin 8. ayetinde ise, “O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” buyurulmuştur.
Bu ayetler, hayatımız boyunca yaptıklarımızın karşılığının ilâhî adalet terazisinde tartılacağı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bilinmelidir ki niyetlerimiz, samimiyetimiz ve iç dünyamızda taşıdıklarımız dahi bu ölçünün içindedir.
Hak Teâlâ, mîzanı yalnızca dış dünyaya değil, insanın içsel yapılanmasına da yerleştirmiştir. Akleden bir kalbe sahip olmak, idrak edilen hakikatleri eyleme dönüştürmek; yaşananları hak ve sabırla tavsiye eder hâle gelmek insanı dengede tutar. Bu hâl, istikamet üzere olunduğunun en açık göstergesidir.
Nefsin, kalbin ve ruhun hizalanması kurtuluşa vesiledir. Nitekim Şems Suresi’nin 9. ayetinde, “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” buyrulmaktadır. Arınmak, ancak iç mîzanın kurulmasıyla mümkündür. Aşırılıklar, taşkınlıklar ve dengesiz davranışlar insanı özünden uzaklaştırır. Özden uzaklaşmak ise dengeyi ve şahsiyeti yitirmek demektir. Allah Teâlâ, Bakara Suresi’nin 143. ayetinde bizi “orta bir ümmet” kıldığını bildirirken, vasatı yakalamanın dengede kalmakla mümkün olacağını ifade etmektedir.
Sonuç olarak mîzanın, yani dengenin kaybı insanın kendi kaybıdır. Bu ise hüsranın en derin hâlidir. Zira Yaratan; kâinatta düzeni, toplumda adaleti, ahirette hakkı tesis edeceğini bildirirken, insandan da istikamet üzere olmasını beklemektedir.
Bilmeliyiz ki iç mîzanımız kaybolduğunda dış dünyadaki güzelliklere şahitlik etmemiz mümkün değildir. Bu sebeple Rahmân ve Rahîm olan Allah Teâlâ, önce ölçüyü öğretmiş; ardından sorumluluğu yüklemiştir. Hatta bu sorumluluğu hakkıyla taşıyan örnek şahsiyetleri insanlığa rehber olarak sunmuştur. Mîzanı koruyan insanların öznesi olduğu toplumlar, yaşadıkları çağları asr-ı saadete dönüştürmüştür.
O hâlde bizler de yaşadığımız çağa şahitlik ederek, sorumluluk üstlenen bilinçli bireyler hâline geldiğimizde; yaratılış gayemizi hatırlamış, özümüze dönmüş ve yeryüzünde medeniyet inşa etme emanetini omuzlamış olacağız.
Ves-selâm
Psk. Aile Dan. Asiye Türkan