Teferruatlar mutluluğun aslını gölgeleyecek kadar günlük yaşamımızda yerini almış durumda. Ne yana dönsek, huzur arayışında kendimize kattığımız bir fazlalık gözümüze ilişmekte. Elimizdeki imkânları sonuna kadar bir yerlere yükselmek, bir şeylere ulaşmak için harcıyoruz. Tırmandıkça yoruluyor, yoruldukça yeni eksiklerimizi fark ediyoruz. Bu gidişatın bizi zirveye ulaştıracağını sanırken, yeni hedeflerin kuşatması altına giriyoruz.
Bu yüzden olsa gerek ki toplum olarak ortak noktamız yorgun olmak. Koşmak, koşturmak ama aynı noktadan ilerleyememek.
Bizi bu noktaya sevk eden asıl algıya baktığımızda, materyal dünyanın hâkimiyetinde buluyoruz kendimizi. Eşyanın gücü, markaların asaleti, zenginliğin egemenliği; bilinçli veya bilinçsiz bir teslimiyet olarak sürdürülmektedir. Bu şaşalı dünyanın etkisine kapılmamak, büyük bir özgüven ve güçlü bir irade gerektirir. Ya tamamen materyalizme karşı bir savaş içerisinde olup imanın koşulsuz teslimiyetinden beslenmek ya da bir yaşam şekli olarak minimalist bir hayatı tercih etmek...
Dijital platformların yaygınlaşması, teknolojinin insan hayatına katkıları, materyalizmin hâkimiyeti, kapitalizmin bir büyü gibi insanları tüketime ve israfa müptela etmesi karşı konulamaz bir efsun olarak görünse de insan oğlu özde olana hayranlık duyar.
Materyalizm gibi madde dışındaki bütün güçleri inkâr edip, maddeden gelen ve maddeye bağlayan her güce tapınma seviyesinde paha biçen bir düşünce şekli karşısında; çok daha sade, sakin ve doğal olanla yetinme fikri durmaktadır.
Minimalizmi bir düşünce olarak değerlendirdiğimizde, kişilerin hayatında olan bütün fazlalıklardan kurtulmak; kendisine katkı sağlamadığı sürece insanlardan ve duygulardan dahi arınma hâlini görmekteyiz.
Bu durumda minimalist kişi, hedef bakımından dünyevî bir amaç güdüyorken; yaşam şartları bakımından Kur’anî ahlaka daha yakın bir noktaya varmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de bir sivrisineğin değeri kadar kıymeti olmayan dünya nimetlerini sürdürülebilir bir hayat için kullanmak, yetinilecek nimetlerle bir ömrü güzelleştirmek insan için en ideal seçim olmaktadır. Fazladan yemek bedene, fazladan eşya zihne, fazladan lüzumsuz muhabbetler de ruha zarar verir. Dolayısıyla hayatı sürdürülebilir bir noktada ilerletmek, fiziksel olarak da ruhsal olarak da bizi büyük bir kamburdan kurtarır.
Dünden olanı bugüne taşımamak, bugünü burada yaşamak, yarın için nasibimizde olanı beklemek... Tıpkı bu işi evvelden çözen Allah dostları, zahit insanlar gibi...
Zahit insanlardan olmak...
Zühdü yaşamak için evvele gitmeye gerek yoktur. Zühd sahibi çok zengin biri de olabilir; ancak önemli olan, zenginliğinin kalbinde yer tutmamasıdır. Zahitlik, kalpteki bütün hassasiyetlerin Allah ile irtibatlı olmasıdır. Onu mutlu eden şeyin de mutsuz hissettirenin de iman ve tevekkül meselesi olmasıdır.
İmam-ı Azam örneği, zühd ve tevekkül noktasında çok veciz bir ölçü olmuştur. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:
“Ya imam, gemin battı!…” (İmamın ticari mal taşıyan gemileri mevcut.)
İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra:
“Elhamdülillah!” dedi.
Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi:
“Ya imam, bir yanlışlık oldu.
Batan gemi senin değilmiş.”
İmam bu yeni habere de:
“Elhamdülillah!” diyerek mukabele etti.
Haber getiren kişi hayrete düştü:
“Ya imam, gemin battı diye haber getirdik ‘Elhamdülillah’ dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim, yine ‘Elhamdülillah’ dedin. Bu nasıl hamd etme böyle?”
İmam-ı Azam:
“Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu sebeple Allah’a hamd ettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu.” diye buyurdu.
Zühd; deniz kenarında da olsa yetecek kadar su ile abdest almaktır. Üşüdüğü kadar giyinmek, giyinmediğini vakfedebilmektir. Malın helal olması, harcamanın cevazı için kâfidir. Ancak zühdün en besleyici duygusu da yetinmeyi bilmektir. Kalbini manevî duygularla doyuran kimsenin bedeni, hayati önem arz ettiği kadarıyla yetinir. İhtiyacını gördükten sonra en ulaşılmaza göz dikmek ise hırstır. Ve bu hırs duygusu, “Nerede ve ne için harcadın!” ahiret sorgusunda belirleyici bir değere sahip olacaktır.
Konuyu toparlayacak olursak, minimalizmin gayesi dünyayı sadeleştirmek; zühdün amacı ise kalbî irtibatları sadeleştirmektir.
Minimalizm, hayatı en sade şekliyle sürdürülebilir kılmaya inanan; dünyayı doğal gelişimi üzerinden değerlendiren, sadelik ve işlevsellik üzerine bir yaşam şekli kuran bir felsefe akımıdır. Burada her şeyin ve her duygunun dahi arındırılması ve sadeleştirilmesi önem kazanır. Dolayısıyla minimalist kişi, bu şartlar ile yaşamaktan zevk alan, hatta arkadaşlık listesini de sınırlı sayıda tutan sade yaşam idealidir.
Zühd ise sahibini maneviyat ile güçlendirerek dünyalık metaaları kıymetsiz kılan, Allah ile kul arasındaki güçlü bağı en ulvî makama ulaştıran kalbî bir yükseliş mertebesidir. Başlarda da değindiğimiz gibi insan, özde olana, sadeliğe taliptir. Dünyevî zenginliklerin gösteriye dönüşmesi ve mülkiyet yarışlarının tamamı, insanın asıl hedefinden uzaklaşması ile başlayan bir gerilemenin sonucudur.
Asıl gaye, Allah’a kulluktan, hizmet ve yardımlaşmadan ödün vermeden malının hakkını verebilmektir. Zühd anlayışı ile harcamak, kişinin kulluk derecesinde belirleyicilik kazandıracaktır. Her fazlanın bir fuzuli olarak yük olacağı bilincini taşımak; hem dünya dertlerinde ihlas ve teslimiyetin ferahlığını hem de ahiret hesabında daha hızlı görülmeyi sağlayacaktır.
Esra Türk