Bismillahirrahmanirrahim
Hamd âlemleri yaratan, düzene koyan, hidayete erdiren Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, iki cihan serveri, gözümüzün nuru Muhammed Mustafa’ya olsun.
İnsanoğlu, yaratılışından itibaren her türlü imtihan süzgecinden geçmiş, çeşitli bela ve imtihanlarla yüz yüze kalmıştır. Kimi imtihanın altında ezilmiş, kimi ise başına gelenin büyüklüğüne aldırmadan tevekkül ile Rabbinin rızasını umarak sınavını geçmiştir. Belki de bu imtihanlar içinde en ağırı, mal ile imtihan olmaktır. Esasen varlık, yokluktan daha ağır bir imtihandır. Varlık, nefsani arzuları harekete geçirir. Yoklukta dizginlenen kibir, hırs ve gaflet; varlıkta yeniden canlanır. Eğer iman bakımından zayıf bir durumdaysak, ne yazık ki imtihanın altında ezilebiliriz.
Peygamberimiz Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bu konudaki hadisinde ümmeti için mal imtihanının ne derece ağır olduğunu vurgulamaktadır, “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Tirmizî, Zühd 26)
Bu hadis, malın bir imtihan aracı olduğunu ve insanları saptırabilecek bir güce sahip bulunduğunu açıkça göstermektedir.
Kur’an-ı Kerim’de de pek çok ayette Allahu Teâlâ, malın bir imtihan aracı olduğunu vurgulamıştır. Çünkü mal ve mevki arttıkça sorumluluk da artmaktadır. Bu sorumluluk, insanı şükre ve infaka sevk etmiyorsa; kişi sahip olduğu şeylerin Allah’tan geldiğini unutup kibirleniyorsa, işte o zaman ne yazık ki imtihanı kaybedenlerden olur.
Mal arttıkça tevazu artmalı, mevki arttıkça Allah’a duyulan haşyet çoğalmalıdır. Bu, Peygamber sünnetidir. Resûlullah, Arafat’ta bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insana hitap ederken, Veda Haccı’nda yüz bin kişiye hutbe vermiştir. Peki tavrı neydi? Aynı Resûl, boykot döneminde açlıktan uyuyamazken; hicretin sekizinci yılında Huneyn Savaşı’ndan sonra elde edilen ganimetlere bakınca böbürlenmemiş, aksine tevazusu artmıştır. Yokluktaki tavrı ne ise varlıktaki tavrı da aynıydı.
Mal ve mülk artmış ama Onun kalbinde bir değişiklik olmamıştı. O, malı dünya için bir fitne aracı olarak görüyordu. Bu sebeple ailesi, ashabı ve kendisi için her zaman daha azını tercih ediyordu.
Bir gün kızı Hazreti Fâtıma (Radiyallahu Anha), işlerine yardımcı olacak bir köle istediğinde Resûlullah bunu kabul etmemiş ve ona başka tavsiyelerde bulunmuştu. Oysa Hazreti Fâtıma zor bir hayat yaşıyordu ve belki de buna çok ihtiyacı vardı. Ancak Resûlullah, kızının kalbinin dünyaya meyletmesini istemiyordu. Çünkü rahatlığın gafleti artırdığını, malın kibri çoğalttığını biliyordu.
Evinde zaman zaman günlerce sıcak yemek pişmediği, hurma ve suyla yetindikleri rivayet edilir. Buna rağmen eline geçen malı biriktirmek yerine ihtiyaç sahipleriyle paylaşmayı tercih etmiştir. Çünkü nefsini terbiye etmenin en iyi yolunun kanaat olduğunu bilirdi.
Onun terbiyesinde yetişen güzide ashab, mallarının tamamını ya da bir kısmını infak ederken içleri sızlamamış; aksine bir yükten kurtulmanın verdiği huzurla yaşamışlardır. Onlar malın bir emanet olduğunu biliyor ve emaneti yerine ulaştırmanın sevinciyle infak ederken rahatsızlık hissetmiyorlardı.
Peygamberin ümmeti olduğunu iddia eden bizler de Onun sünnetine uygun yaşamalıyız. Daha sade bir hayatı tercih etmeli, malı bir imtihan vesilesi olarak görmeliyiz. Aksi hâlde, Allah muhafaza, Resûl’ün “abduddinar” diye nitelendirdiği insanlar sınıfına gireriz.
Ne yazık ki öyle bir zamanda yaşıyoruz ki mal, çoğu insanın efendisi olmuş ve infak ahlâkı gittikçe azalmıştır. İnsan, malın sahibi değil emanetçisi olduğu bilinciyle yaşarsa böyle bir sorun gündemimizde olmayacaktır.
Ailelerimize bırakabileceğimiz en büyük miras; çok mal değil, güzel ahlâk, kanaat ve doğru bir yaşam anlayışıdır. Malın cazibesine kapılmamak gerekir. Her gün değişen eşyalar, lüks yaşam koşulları ve bitmek bilmeyen istekler insanı kuşatır. Bu cazibeye kapılan kişi, kendisine emanet edilen malın sorumluluğunu yerine getirmeden onun büyüsüne kapılır.
Kur’an-ı Kerim’de mal biriktirip kibirlenen kişinin Karun olduğu ve akıbetinin ne olduğu açıkça anlatılır. Bu yüzden mümin uyanık olmalı ve malın emanetçisi bilinciyle hareket etmelidir. Her daim şükür içinde olmalı, malın çokluğu onu israfa sevk etmemelidir. İsraf sadece malı savurmak değildir; onun değerini bilmemek ve sorumluluğunu yerine getirmemektir.
İslam, malı keyfine göre harcamayı kabul etmez. Ölçülü ve dengeli bir şekilde harcamayı tavsiye eder. İhtiyacımız kadar harcamalı ve faydasız tüketimden kaçınmalıyız. Çünkü sürekli tüketim hâli insanı kanaatten uzaklaştırır ve şükür nimetini unutturur.
Müslüman, malı hayatının merkezinden çıkarmalı ve onu Rabbinin rızasını kazanmak için bir araç hâline getirmelidir. Mal, kalbimizi sevgisi ve tutkusu ile işgal etmemelidir. Şeytan, malı bir put hâline getirmek için insana cazip gösterir ve ona olan sevgiyi artırmaya çalışır. Mümin bu duygulara karşı uyanık olmalıdır.
Rabbimizin bize ikramı olan bu nimeti, yine Rabbimizin cennetini kazanmak için harcamalıyız…
Senanur Gizli