Sürekli rüyasında görüyordu; yüreğindeki aşk adeta yeniden alevleniyordu. Bir değil, defalarca “Lebbeyk” diyerek uyanıyordu uykunun derin koynundan. Çaresizce yürek ellerini Kâbe’nin Rabbine açıp yalvarıyordu:
“Rabb’im! Şu naçar kulunu da Beyt’ine misafir et. İkramına, affına, mağfiretine muhtacım.”
Ve nihayet bir gece yine bir rüyayla uyandı. Fakat bu, diğer rüyalardan daha etkili ve daha farklıydı. Görmediği bir el arkadan ensesinden tutup başını Hacerü’l-Esved taşına koyuyordu.
“Vallahi bu cennetin kokusu… Vallahi bu Resûlullah’ın kokusu…” diyerek uyanmıştı. Fakat bu kokuyu dakikalarca hissetti. Öyle ki bu koku onu adeta mest etmişti.
Geceden müjdeyi alan âşık, artık maşukuna kavuşacaktı. Bir gün sonra müjdeyi alıp hazırlıklara başlamıştı. Nihayet hiç beklemediği bir anda firak bitmiş, vuslata erecekti.
Havaalanında sanki ruhu Miraç’a çıkacak gibi heyecanlandı. Kuş gibi çırpınan kalbi daha fazla dayanamayıp hasta düştü. Olsun… Sevgilinin yolunda hasta düşmek de, ölmek de büyük bir şerefti onun için; hiç gam değildi.
Uçak göklere süzülürken onun kalbi adeta Mirac’a süzüldü sanki…
Ve beklenen an gelmişti. Artık heyecan dorukta, gönüller aşkın durağında beklemede…
Görünce Beytullah’ı, coşkun sular gibi aktı yüreği Kâbe’ye doğru. Aktıkça coştu, coştukça paklandı yüreği ve günahlarla kirlenmiş benliği...
Anasından yeni doğmuş bir bebek gibi hissediyordu kendini...
Kuş gibi hafiflemiş, yüreği kanatlanmış özgürce uçup duruyordu Rabbinin dergahında.
Neredeydi yüreğine dert ettikleri, omuzundaki yükleri, endişeleri, hüzün ve kederleri? Hepsi yok olmuştu sanki bir anda. Çünkü gönlü artık Rahman’da…
“Lebbeyk” diyerek dönüyor, döndükçe kendine geliyor; kendine geldikçe huzura eriyordu o mahzun yüreği...
Önce dikkatini çekmişti insanların Kâbe’ye olan ilgisi.
“İnsanları böylesine âşık edip cezbeden sadece bu görünen değil; benim bilmediğim, görmediğim başka bir şey olmalı.” diye kendini sorgulayınca, hikmet penceresinden cevap gecikmedi:
İnsanlığın Kâbe’ye koşması, aslında kendi özüne koşmasıdır. Zira insanlığın ilk yaratıldığı nokta orası olduğu için insanlar aslında özlerine koşuyor. Dolayısıyla özünü bulan Rabbini bulur; Rabbini bulan ise huzura erer.
Zira Rabbimiz Kitab-ı Mübîn’de şöyle buyurur:
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura erer.” (Rad Suresi, 28. Ayet)
Bir başka şey daha dikkatini çekmişti. Kâbe’de tavaf yaparken hangi yöne dönse kalbinin Kâbe’ye dönük olması onu çok etkilemişti.
Demek ki insan hayatının merkezine neyi alırsa, kalp ve ayaklar onu o yöne doğru sürükler. Hayatının merkezine Allah’ı ve O’nun rızasını alanlar hangi yöne dönseler, hangi makam ve mevkide olsalar da bu asla değişmez. Kalp her an “Lebbeyk” (emrindeyim) diyerek atar; ayaklar her daim O’na doğru koşar. Tıpkı coşkun bir ırmak misali her an O’na doğru akar.
Öyleyse hayatımızın merkezine neyi aldığımıza çok dikkat etmemiz gerekir. Hayatımızın merkezinde sadece mal, mülk, makam, eş, iş, aş ve çocuklar olursa imtihanımız hep bunlarla olur.
Zira Rabbimiz buyuruyor:
“Mal ve evlatlar sizin için bir imtihandır.” (Enfal Suresi, 28. Ayet)
Bu ayetle bizleri ihtar ediyor: Sakın ola ki hayatınızın merkezine Allah’ın rızasından başkasını almayın!
Zira o merkeze Allah’tan ve O’nun rızasından başkasını alanları Rabbim onunla imtihan eder.
İşte bu tavaf ona bu muazzam dersi vermişti.
Sonra dikkatini başka bir yöne çevirdi. Sanki oradaki dağ, taş, kuşlar, insanlar… her şey ona bir şeyler anlatıyordu.
Şimdi hikmet gözlüğünü takıp bunları analiz etme zamanıydı.
Kâbe’nin etrafındaki kuraklık, dağların adeta yas tutmuş kadınlar misali, siyaha bürünmesi ona bambaşka bir mesaj veriyordu. Belki de Kâbe’nin etrafı yeşilliklerle, akan sular, coşkun ırmaklar ve nehirlerle çevrili olsaydı insanların gözü gönlü oraya kayar, Allah’ın Beyti’ne bu kadar ilgi duymazlardı.
Demek ki buradaki hikmet, tüm gönülleri adeta Kâbe’ye, Allah’ın Beyti’ne kilitlemekti.
Gözleri dünya ve dünyalıklara karşı adeta kör etmek; sadece ve sadece tüm gönülleri bu noktada buluşturup buraya kilitlemekti.
Rabbimizin burada bize vermek istediği başka bir ders daha vardır:
Ey kullarım!
Sakın ola ki gönlünüz asıl yurdunuz olan ahiretten başka dünya ve dünyalıklara kaymasın.
Zira bu dünya, baharda açan çiçekler misali geçicidir. Zamanı gelince solmaya ve kurumaya mahkûmdur.
Bu dünya hayatı iki kapılı bir hana benzer; birinden girer, diğerinden çıkarsınız.
Fakat Ahiret yurdu daimî ve bakidir.
Bu nedenle ey gönül:
“Fanidir bu dünya, fani olanı istemem.” diyerek ahirete ve Rabbine rağbet et.
Kâbe’de misafirliği bitmiş, gönlüne tarifsiz bir hüzün çökmüştü...
Sanki Mekke’den ayrılsa bir daha nefes alamayacak, hayat bitecek nefessiz kalacakmış gibi, firak acısı sardı her yanını...
Şimdi yıllarca hayalini kurduğu, rüyasını gördüğü, o güzel beldeden ayrılma vakti gelmişti.
Fakat o veda etmedi, edemedi...
“Gidiyorum, şunu bil ki, ey Kara Sevdam sana veda etmeye gelmedim, aksine en kısa zamanda buluşmak üzere” diyerek yola çıktı.
Bu yolculuk tıpkı, Resulullah’ın Mekke’den Medine’ye hicreti gibi acı vermişti yüreğine. Bir kez daha dönüp baktı, Beytullah’ın, Resulullah’ın şehrine, can efendisinin yerine veda etti. Hüzün çöktü yüreğine ve acısını, hasretini yüreğine gömerek yola çıktı.
Bir tarafta Efendisine kavuşma arzusu, diğer tarafta Beytullah’tan ayrılma acısını yaşıyordu.
Bu yolculuk öyle sıradan bir yolculuk değildi. Hicret, sürgün, zulüm, ardından yapılan büyük bir fedakarlığı, adanmışlığı hatırlattı ona...
“Can Efendim nasıl yürüdün bu dikenli yolları, ardından gelen düşman, bıraktığın sevdiklerin, memleketin, belki de önünde gideceğim yerde Taif’i yaşar mıyım endişesi vardı. Tüm bunlara rağmen büyük bir fedakarlıkla, Allah’a doğru hicret ettin. Hiçbir şey seni yıldırmadı, aziz davandan bir an olsun ödün vermedin. Belki bu yolculuk bir nebze de olsa aziz davan uğruna çektiğin sıkıntıları hatırlattı bizlere.”
Sanki Resulullah, Mekke’den Hicret ettiği gün, dağ, taş hepsi yas tutmuş karalar bağlamış, bağlar, bahçeler, güller kurumuş, bülbüller ötmez olmuştu.
Resulullah Medine’ye doğru yol aldıkça, Medine’ye adeta hayat bahşetmiş,
Kurumuş topraklara bahar gelmiş
İslam’dan yoksun kurak gönüllere ab-ı hayat olmuştu.
Yesrip, Medine olmuş, tüm dünyaya örnek olacak bir medeniyet kurmuştu.
Evet daha anlatılamayacak kadar muazzam derslerle doluydu kutsal beldeler. Bunu yazmaya tüm ağaçlar kalem olsa, tüm insanlar katip olsa yazmaya aciz kalırdı.
Yani her şey anlatılmaz, bazı şeyleri yaşamak lazım.
Rabbim bu bilinç ve hazzı tüm Müslümanlara yaşatsın. Diyerek bu güzel yaşanmış hikayeyi burada sonlandırırken, hepinizi Rahman ve Rahim olan Allah’a emanet ediyorum.
Selam ve dua ile
Esma AKBALIK