Yaşamda var olma sancısıyla hayatını idame ettirmeye çalışan her insan koşar. Bir şeylere yetişmeye çalışan insan, bu koşuşturma içinde kimi zaman hedeflerine ulaşır, kimi zaman ise tam yetişecekken sendeleyip kalır. Yetişemediği her an, sonuçlanmayan her çaba, insanın yüreğinde ince bir sızı bırakır. İşte bu sızı, çoğu zaman hüznün kapısını aralar.
Yüreğimizin savrulmaya açık olduğu bu dünya hayatında; yorgunluklarımız, direnmelerimiz, sabırlarımız, ayrılıklarımız ve emeklerimizin zaman zaman dünyevi anlamda karşılıksız kaldığını görmek bizi hüzne sevk eder. Bu hüzün, kimi zaman içimizi saran bir ağırlık gibi görünse de aslında insan olmanın en sahici yönlerinden biridir. Olaylar her zaman bizim istediğimiz ya da hayal ettiğimiz şekilde gerçekleşmeyebilir. Kendimizi hiç istemediğimiz durum ve olayların içerisinde bulabiliriz.
Kur’an-ı Kerim’de bu hakikat şöyle hatırlatılır:
“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz bir şey de sizin için şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216. Ayet)
Hüzün, sözlükte; insanın içine çöken sessiz bir keder, kalbi daraltan ince bir gam hâli olarak ifade edilir.
Hüzün; kalbimizi mahzunlaştıran ama aynı zamanda bizi derinleştiren, olgunlaştıran ve diri tutan bir duygudur. Peki bu duygu, özellikle iman eden bir kalpte nasıl bir anlam kazanır? Mümin için hüzün neye dönüşür?
İnsanlık tarihi boyunca hüzün, sıradan bir duygudan öte, hakikate açılan bir kapı olmuştur. Özellikle peygamberlerin hayatına baktığımızda, hüznün onları karanlığa değil; hakikate, sabra ve Allah’a yakınlığa götürdüğünü görürüz.
Bir balığın karnında, yaptığı hatanın ağırlığıyla derin bir hüzne gömülen Hazreti Yunus’un (Aleyhisselam) duası, bugün hâlâ dillerden düşmeyen bir teslimiyet örneğidir:
“Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.” (Enbiya Suresi, 87. Ayet)
O hüzün, onu karanlıktan kurtaran bir yakarışa dönüşmüştür.
Evladını kaybeden, yıllarca hasretle yanan Hazreti Yakup’un (Aleyhisselam) hüznü ise insanlık tarihinin en derin sabır örneklerinden biri olmuştur. Onun yüreğini saran o büyük hüzün, şu yakarışta ifadesini bulur:
“Ben derdimi ve hüznümü ancak Allah’a arz ederim.” (Yusuf Suresi, 86. Ayet)
Bu söz, her insanın hüznüne tercüman olan bir teslimiyet çağrısıdır.
Hazreti Eyyub (Aleyhisselam) ise bir insanın yaşayabileceği en ağır imtihanlarla sınanmıştır. Hastalıkla yıpranan bedeni, kaybettiği evlatları ve elinden alınan malı ile derin bir hüzne muhatap olmuş; fakat bu hüznü isyana değil, izzetli bir kulluğa dönüştürmüştür. En zor anlarında dahi hüznün kılavuzluğunda Allah’a iltica etmiş ve sabrın en güzel örneklerinden birini sergilemiştir:
“Rabbim! Bana gerçekten sıkıntı dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Sad Suresi, 41. Ayet)
Bu dua, hüznün nasıl bir teslimiyete ve zarif bir yakarışa dönüşebileceğinin en berrak ifadesidir.
Bu örnekler bize gösterir ki hüzün, insanı parçalamak için değil; yeniden inşa etmek için vardır. Yaraları saran, insanı kendi iç yolculuğuna çıkaran bir iklimdir hüzün. İnsan o yolculukta kendini bulur, kalbini tanır ve Rabbine daha yakın olur.
Eğer hüzünlerimiz olmasaydı, belki de yollarımızı bulmakta zorlanır, her girdapta savrulup kaybolabilirdik. Hüzün, insana geldiği yeri hatırlatan bir rehberdir. İnsan kalbinin yönünü yeniden tayin eden bir işarettir.
Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayatı da hüznün nasıl bir dirilişe dönüştüğünün en güzel örneklerinden biridir. Daha çocuk yaşta öksüz ve yetim kalan, toplumun içinde tutunmaya çalışan; ardından vahiy ile birlikte ağır bir sorumluluğun altına giren ve bu uğurda dışlanan, yalnız bırakılan bir insan…
Tüm bu zorluklara rağmen Peygamber Efendimizi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ayakta tutan şey, kalbinde taşıdığı o derin hüzündü. Bu hüzün, onu toplumun istediği renge bürünmekten koruyan; Allah’a yönelten bir kalkana dönüşmüştü.
Özellikle Taif dönüşünde yaptığı o içten yakarış, hüznün nasıl bir kulluk şuuruna dönüştüğünün en çarpıcı örneklerinden biridir. Hüzün burada bir çöküş değil; Allah ile kurulan en sahici bağın vesilesidir.
Evladını, amcasını ve sevgili eşi Hazreti Hatice’yi (Radiyallahu Anha) kaybettiği; ardından evladı Hazreti İbrahim’i de yitirdiği anlarda, insani olarak derin bir hüzün yaşamış; fakat bu hüznü sabırla Rabbine yöneltmiş ve takdire boyun eğmiştir. Bu tavır, hüznü doğru yere yönlendirmenin en güzel örneklerinden biridir. Nitekim o, bu acı anında “Kalp hüzünlenir, göz yaş döker; fakat biz Rabbimizin razı olmayacağı hiçbir söz söylemeyiz.” (Buhârî, Cenâiz 43) diyerek hüznünü teslimiyetle dile getirmiştir.
Hüzün, çoğu zaman kaçılmak istenen bir duygu olarak görülse de aslında insanı insan yapan en derin hakikatlerden biridir. O, kalbin inceliğidir; ruhun uyanıklığıdır.
Mümin için hüzün, karanlık bir boşluk değil; Allah’a açılan bir kapıdır. Her hüzün, insanı biraz daha arındırır, biraz daha olgunlaştırır ve hakikate yaklaştırır.
Kur’an’ın teselli eden hitabı ise bu hakikati kalbimize mühürler:
“Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe Suresi, 40. Ayet)
Belki de bu yüzden hüzün, bir yük değil; bir hatırlayıştır. İnsanın nereden geldiğini, kime ait olduğunu ve nereye döneceğini hatırlatan sessiz ama derin bir çağrıdır. Bu çağrı, yüreğimizin burkulduğu ve insan olarak taşımakta zorlandığımız en hassas imtihanların içinde bizi bulur.
Ve insan, o çağrıya kulak verdiğinde, hüznün içinde kaybolmaz… Aksine, kendini bulur. Kendini bulan Rabbini bulur ve ona gönülden iman eder. Kendine şu ayeti rehber edinir:
“Beni yaratan bana doğru yolumu gösterecektir” (Şuara Suresi, 78. Ayet)
Sena Aslan