Ribat: Düşman saldırılarına karşı sınırlarda kurulan nöbet yerlerine verilen isimdir. Murabıt ise bu nöbet yerlerinde nöbet tutan askerlere verilen addır. Her bir Müslüman aslında bir murabıttır. Ve her Müslümanın bir nöbet yeri ve nöbet şekli vardır.
Allah Resûlü’nün (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) okçular tepesine diktiği ve asla orayı terk etmemeleri emredilen sahabelerin, nöbet yerini terk etmeleri akabinde yaşanan elim hadiseler bu meselenin önemine büyük bir işarettir. Bugün Gazze ve Filistin halkının, o toprakları canları pahasına terk etmemeleri; türlü zulümlere rağmen Mescid-i Aksa’da murabıt olmayı sürdürmeleri aynı büyük amacı göstermektedir. Her yerden kuşatılmış Ortadoğu’da hâlâ nefes alabilen yerlerden biri ve belki son kale Gazze’dir.
Ribat ve murabıt denince aklımıza ilk olarak Gazze ve Filistin gelse de aslında her birimizin bir ribat yeri ve görevi vardır. Fakat üzülerek belirtmeliyim ki birçoğumuz gaflet içindeyiz. Gazze’de yaşanan vahşeti görünce “Keşke biz de onlarla savaşıp yardım edebilsek, elimizden bir şey gelse” diye üzülüyoruz. Evet, maddî ve manevî tüm imkânlar Gazze ve Filistin davası için seferber edilmeli; ancak görevimiz bununla bitmiyor.
Bizler, cephe gerisindeki Müslümanlar olarak; bulunduğumuz ülke, şehir, semt, mahalle, sokak, bina ve evlerimizde murabıtlar olmalıyız. Malımızı, mevkimizi, makamımızı—kısacası tüm varlığımızı feda ederek—adeta sınırdaki asker gibi gözümüzü hedeften ayırmayacak şekilde uyanık, diri ve mücadele içinde olmalıyız. En başta nefsimize ve şeytani vesveselere karşı murabıt olmalıyız. Ellerimizin altında kim varsa, hangi görevdeysek oradan sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız.
Cihadı eksik ve yanlış tanıdık; bu yüzden bu kadar pasif ve tembel bir hâle geldik. “Efendim bizim elimizden ne gelir? Düşman çok güçlü ve imkânları bizden fazla. İçimiz yanıyor ama bir yol bulamıyoruz. Keşke bir silah olsa da onlarla çarpışsak…” gibi sözler söyleyen insanlar, hayatlarına gayet sıradan, bilgisiz ve batı kültürüne entegre bir şekilde devam ediyor. Bizler cihadı anlamadığımız gibi düşmanı da tanımıyoruz; saldırı şekillerini ve araçlarını bilmiyoruz. Düşmanı hep çok uzaklarda zannediyoruz. “israil bize saldırır mı? Savaş çıkar mı?” gibi sorularla gündemimizi meşgul ediyoruz. Sanki savaş yokmuş gibi ya da savaş sadece silah ve bombalarla yapılıyormuş zannına kapılıyoruz.
Gazze’yi bombalar ve silahlarla vuran düşman, çok daha sinsi ve tehlikeli araçlarla bütün dünyayı ve İslam toplumlarını uzun yıllardır vuruyor: Ekonomik ve kültürel emperyalizm ile tüm dünya adeta sömürü alanına çevrildi. Para piyasalarını altüst ederken bir yandan da kültürel olarak insanlığı kuşatıyorlar. Moda sektörü, eğlence endüstrisi ve medya araçlarıyla insanları oyuncak hâline getirdiler. Müslümanlar olarak çocuklarımız, gençlerimiz, yaşlılarımız; film, dizi, tiyatro, müzik vb. kültürel alanlarda batı kültürünün saldırısı altında ruhen yıpranıyor. İşin en acı yanı da bunu özgürlük sanıp bu köleliğe rıza göstermemizdir.
Murabıtlar olarak görevimizi iyi bilmeli ve yeniden ayağa kalkmalıyız. Evlerimizde, sokağımızda, derneğimizde ve bulunduğumuz her alanda seferberlik hâlinde mücadele etmeliyiz. Düşman sıcak ve soğuk savaşlarla tüm dünyayı ateş topuna çevirmiş ve alev yaymaya devam ediyor. Ortadoğu’da patlayan büyük bombalar bugün müzik, dans, festival ve dizi adı altında toplumları, aileleri ve ruhları yok etmeye devam ediyor. Ne yazık ki bu “kansız ve cesetsiz” ölümler daha derin yaralar açıyor. Ahlaksızlık, hırsızlık, zina ve türlü kötülükler sosyal mecralar üzerinden tüm dünyada yayılıyor.
Şer cephesinin bu yoğun saldırılarına karşı her Müslümanın ruhunu ve kalbini diriltecek iman, ibadet ve zikir teçhizatıyla donanması; ardından öncelikle aileden başlayarak Kur’an merkezli bir hayat tarzını oturtması gereklidir. Ailece Kur’an ve kitap okuma saatleri, cemaatle namaz, toplu dua, belirli zikirleri tekrar etme, aile sohbetleri, elektronik ve ekran hâkimiyetini sona erdirme, iş bölümü, faydalı alışkanlıklar ve hobiler edinme vb. uygulamaları aile hayatımıza yerleştirmeliyiz.
Kendimiz ve çocuklarımızın katıldığı haftalık sohbetlere devam etmeliyiz; İslami hizmetlerde ve yardım kuruluşlarında aktif olmalıyız; bina veya mahalle sohbetleri düzenlemeli, komşu ve akrabalarla ilgilenmeli, dünya Müslümanlarını, özellikle Filistin davasını gündemde tutmalıyız. Şer odaklarını tanımak ve tanıtmak, İslami camialarla istişare ve güç birliği kurmak, okul ve öğretmenlerle diyaloğu sıkı tutmak, eğitimi ve çocuğun gelişimini yakından denetlemek gibi görevleri bir bilinçle yerine getirmeliyiz.
Unutmayalım: Bu bir seferberliktir. Terk edilen her ribat yeri işgale zemin hazırlar. Ve hepimiz gidişattan sorumluyuz. Allah’a hesap vereceğimizin bilinciyle uykudan uyanmalı, gafleti terk etmeliyiz ki Allah’ın yardımı ve nusreti üzerimize gelsin.
MÜRVET CENGİZ