Eğitim denince akla; insanın evvela kendisini eğitmesi, nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve ardından yaşantısıyla çevresine örnek olması gelmelidir. Fakat günümüzde eğitimi öyle yanlış yorumlamaya başladık ki, eğitim kelimesini duyduğumuzda zihnimizde canlanan şeyler; okul duvarları, ders kitapları, sınavlar ve diplomalar oluyor. Oysa hakiki eğitim, insanın önce kendi iç dünyasını imar etmesiyle başlar.
Kişi ahlak terbiyesine ve eğitime, öncelikle nefsini ıslah etmekle başlamalıdır. Zira irfan sahibi ebeveynlerin yetiştirdiği nesiller de muazzam bir terbiyeyle yetişir. Nefis terbiyesi olmadan yürütülen bir nesil inşası, maalesef temelsiz bir bina gibi eksik kalmaya mahkûmdur. İnsan kendi hâlini düzeltmeden, evladının hâlinin düzelmesini beklememelidir. Evimizin, ailemizin ve geleceğimizin güvencesi olan evlatlarımızın güzel ahlakla kuşanması, ancak bizlerin kendimizi düzeltmemizle mümkündür.
Rabbimiz Ra’d Suresi 11. Ayet-i Kerime’de şöyle buyurmaktadır:
“Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.”
Bu ilahi ikazın penceresinden baktığımızda görüyoruz ki, bizler de dâhil olmak üzere çoğunlukla hep gençlerin bozulduğundan, ahlaki aşınmalardan ve artan boşanmalardan dert yanıyoruz. Herkes birilerini suçluyor fakat kimse dönüp kendi eksikleriyle yüzleşmek istemiyor. Kadim bir atasözümüzün dediği gibi: “İğneyi önce kendimize, çuvaldızı başkasına batırmalıyız.” İnsanlar ne yazık ki kendi kusurlarını örtmek için çabalarken, başkalarının eksiklerini dilden dile yaymaktan geri durmuyorlar.
Oysa Cenab-ı Hakk’ın bizlere beyan ettiği bu ayet net bir şekilde gösteriyor ki; değişim ve ıslah, önce insanın kendi nefsinde ve evinde başlamalıdır. Sık sık “toplum bozuldu, ziyan oldu” demek yerine, öncelikle kendimize çekidüzen vermeliyiz. Çünkü kendi nefsini tezkiye edemeyen (temizleyemeyen) bir insanın, çevresini ihya etmesi mümkün değildir.
Bizler ebeveyn olarak elbette evlatlarımızın İslami ölçülere bağlı; saygılı, edepli ve güzel ahlaklı bireyler olmasını arzularız. Onlara nasihat eder, doğruyu anlatırız. Fakat bir süre sonra çocukların bu nasihatlerden sıkıldığını fark ederiz. Bu durumun sebebi, evde anlatılan teorik din ile yaşanan pratik hayatın birbiriyle çelişmesidir. Elbette ki nasihat de eğitimin bir parçasıdır ancak unutulmamalıdır ki çocuklar nasihatlerden ziyade, gördükleri davranışları taklit ederler. Aile içinde de anne ve babanın söylemleri ile eylemleri çelişiyorsa, verilen en samimi nasihatler bile zamanla tesirini kaybedecektir.
Allah Resûlü )Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (mesuliyetiniz altındakilerden) sorumlusunuz.” (Buhari, Cuma, 11)
Bizler ebeveyn olarak evlatlarımızın sadece dünyevi ve maddi ihtiyaçlarından değil; onların maneviyatından, şahsiyetinden ve ahlakından da mizan gününde hesaba çekileceğiz. Annelik ve babalık; yalnızca çocuğun rızkını temin etmek, ona yeni kıyafetler almaktan ibaret değildir. Asıl vazifemiz; evlatlarımızı sevgiyle, ilimle, marifetle ve İslam edebinin zarafetiyle (adâb-ı muaşeretle) büyütmektir.
Geçmişten günümüze aktarılan hikmetli bir kıssa vardır: Bir baba bir âlimin huzuruna çıkarak, “Hocam, çocuğumu eğitmeye ne zaman başlamalıyım?” diye sorar. Âlim zat, çocuğun yaşını sorunca baba, “yirmi yaşında” cevabını verir. Bunun üzerine o arif zat tebessüm ederek şöyle der: “Evladım, sen çok geç kalmışsın. Eğitime yirmi yıl evvel, kendi nefsinden başlamalıydın.”
Gerçekten de kendini inşa edemeyen bir insan, başkasını ihya edemez. İslam tarihine yön veren âlimlere ve gönül sultanlarına baktığımızda; onların evvela kendi nefislerini terbiye etmek için yıllarca çetin bir mücadele verdiklerini görürüz. Çünkü insanın sözüne tesir ve bereket veren şey, lisanından dökülen kelimeler değil, bizzat yaşadığı “hâl dili”dir.
Bir zanaatkârı düşünün... Çırağına mesleği sadece sözle öğretmez; işine olan saygısıyla, sabrıyla ve ahlakıyla öğretir. Çırak da zamanla ustasının hâlini kopyalayarak yetişir. İşte çocuklarımız da aynen böyledir. Bizden sadece duyduklarını değil, bilakis gördüklerini kuşanırlar. Bu yüzden evlatlarımızda görmek istediğimiz güzel hasletlerin temelini, önce kendi hayatımızda ve evimizde atmalıyız.
Evet, günümüzde teknoloji ve bilgi çağı muazzam bir hızla ilerliyor. Çocuklar aradıkları her bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyorlar. Fakat bilinmelidir ki, kuru bir bilgi insanı kâmil yapmaya yetmez. Bilginin insana şifa ve nur olabilmesi için mutlaka ahlak ile yoğrulması gerekir. İnsan çok donanımlı, çok tahsilli olabilir; fakat ahlaktan mahrumsa vicdansız ve merhametsiz bir canlıya dönüşebilir. Bizim asıl gayemiz; bilgili olduğu kadar vicdanlı, merhametli ve İslam ahlakıyla bezenmiş erdemli nesiller yetiştirmektir.
Aslında günümüzde yozlaşmanın nedenlerini, örnek ve rol model alınan karakterlerde aramamız lazım. Gerçekten de bazen gözlerimiz sürekli gençlerin hatalarını ararken, kendi kusurlarımıza karşı körleşiyor. Oysa unutmayalım ki; nesil, nefsin eseridir. Bugünün çocukları yarının anne ve babaları olacaksa, onların şahsiyet hamurunu yoğuran sanatkârlar bizleriz.
Şimdi kendimizi hesaba çekerek şu soruları sormanın vaktidir:
• Evimizde evlatlarımızın ruhunu doyuracak yeterli sevgi ve şefkat iklimi var mı?
• Birbirimizi adaletle ve can kulağıyla dinliyor muyuz?
• Çocuklarımıza dijital dünyadan daha fazla vakit ayırabiliyor muyuz?
• Onlara sadece dünyevi başarıları ve kariyer basamaklarını mı hedef seçtiriyoruz, yoksa ahlakı, kulluk şuurunu ve merhameti de öğretiyor muyuz?
Unutmayalım ki bir ev düzelirse bir aile düzelir; bir aile düzelirse bir mahalle güzelleşir; bir mahalle düzelirse toplum ıslah olur. Toplum ıslah olduğunda ise Allah’ın izniyle tüm dünya selamete erer.
Bu yüzden, “Benim küçücük değişimimden ne umulur?” diyerek basite almayalım. Unutmayalım ki en büyük inkılaplar, kalplerde atılan o küçük ve samimi adımlarla başlar. Biz nefsimizi terbiye ettiğimizde, inşallah neslimiz de aslına rücu edecek ve güzelleşecektir. Zira ilahi kanun bellidir: Biz değişmeden, çocuklarımız ve geleceğimiz asla değişmeyecektir.
Pınar TAŞ