İnsan, yaratılışı gereği huzuru, mutluluğu ve kalıcı güven duygusunu arayan bir varlıktır. Ancak dünya hayatı; sevinçlerle birlikte hüzünleri, kavuşmalarla birlikte ayrılıkları, sağlıkla birlikte hastalıkları da içinde barındırır. Bu nedenle insanın kalbinde, eksiksiz ve sonsuz bir mutluluğa duyulan özlem her zaman varlığını korur. İslam inancında bu özlemin karşılığı cennettir.
Cennet, “örtmek, gizlemek” anlamına gelen “cenn” kökünden türemiş olup sözlükte “ağaç ve bitkileriyle toprağı örten bahçe” anlamına gelir. Ahiret hayatında müminlerin ebedî yaşam yeri olan cennet, müfessirlerimize göre beş duyu organıyla tam anlamıyla kavranması mümkün olmayan, içine girilmeden hakikati görülemeyecek nimetlerle dolu bir sevap yurdudur.
Deneyimlerin ötesinde olacak cennet hayatına, arınmış, temizlenmiş ve Allah’ın belirlediği sınırlar içerisinde yaşamış müminler girecektir. Cennet nimetleri tasvir edilirken mecazlardan, sembollerden ve benzetmelerden yararlanılır; ancak hiçbir anlatım cennetin hakikatini bütünüyle ifade etmeye yeterli değildir.
Nitekim Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu hakikati şöyle ifade etmiştir:
“Allah Teâlâ buyurdu ki: Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler hazırladım.” (Buhârî, Tefsîr, 32; Müslim, Cennet, 2)
Cennet hayatı, Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette detaylı şekilde anlatılır ve insana özlemini duyduğu ebedî saadet müjdelenir. A‘râf Suresi’nde geçen “Elestü bi Rabbiküm” hitabına “Belâ” diyerek cevap veren insan, kulluk bilincini özünde taşıyarak dünya yolculuğuna başlar.
Yolculuk sürecinde gerçek başarıya ulaşabilmek için hedefinin ne olduğu ve ne olması gerektiği Allah tarafından insana bildirilmiştir.
“Rabbinizin mağfiretine ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, genişliği göklerle yer kadar olan cennete koşun.” (Âl-i İmrân Suresi, 133. Ayet)
Hedefi cennet, saadet, mutluluk ve huzur olan insan; gücünü yöneldiği bu büyük hedeften alarak bıkmadan ve usanmadan yürüyebilir. Karşısına çıkan günah ve yasakları elinin tersiyle itebilir. Çünkü amacı büyüktür ve gerçek başarının kaynağıdır.
Rablerine karşı gelmekten sakınanlar, gruplar hâlinde cennete sevk edileceklerdir. Nihayet oraya vardıklarında cennetin kapıları açılmış olacak ve bekçileri onlara şöyle seslenecektir:
“Selâm size! Hoş geldiniz! Ebedî olarak kalmak üzere buyurun girin cennete!” (Zümer Suresi, 73. Ayet)
Cennet ehli ise şöyle diyecektir:
“Bize verdiği sözü yerine getiren ve cennetten bize dilediğimiz yerinde mesken kurabileceğimiz yurt bağışlayan Allah’a hamdolsun!” (Zümer Suresi, 74. Ayet)
Bu ayetler, cennet ehlinin ebedî yurtlarında huzur, neşe ve şeref içerisinde yaşayacaklarını göstermektedir.
Arınmış kalplerin yurdu cennet hayatının muhteşemliği ve cazibesi anlatılırken, dünya hayatında kalplerimizi kötü vasıflardan arındırmamız gerektiği vurgulanır. Cennetlikler; kin, üzüntü, öfke, kibir, korku ve diğer ahlaki zaaflarını geride bırakarak cennete girerler.
“Kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Altlarından ırmaklar akar...” (A‘râf Suresi, 43. Ayet)
Onlar şöyle derler:
“Bizi bu nimete kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden buna ulaşamazdık.” (A‘râf Suresi, 43. Ayet)
Cennet, bütün dertlerin son bulduğu, ayrılıkların vuslata dönüştüğü bir mekândır. Güzel anlarımızın hiç bitmemesini, sevdiklerimizden hiç ayrılmamayı isteriz. Merhamet duyduğumuz insanların zarar görmesini istemeyiz. Hastalıkların, sıkıntıların ve hayal kırıklıklarının olmadığı bir hayatı özleriz.
Bir ölüm haberiyle karşılaşmamayı, büyük felaketler yaşamamayı, her şeyin yolunda gitmesini isteriz. Ancak yaşadığımız dünya, bütün bu isteklerin eksiksiz biçimde gerçekleşebileceği bir yer değildir.
Çünkü dünya; geçiciliğin, eksikliğin ve imtihanın mekânıdır. Cennet ise bütün acıların son bulduğu, ebedî mutluluk ve huzurun yurdudur.
Cennet, insanın kendisini ispatlama çabası içinde olmadığı, anlaşılmak için mücadele vermediği ve hiçbir endişe taşımadığı ebedî huzur yurdudur. Dünya hayatında insan, çoğu zaman kabul görmek, değer verilmek ve anlaşılmak için çaba harcar; yanlış anlaşılmanın, yetersiz görülmenin ve hayal kırıklığı yaşamanın yükünü taşır.
Ancak cennette korkuya, kaygıya, yalnızlığa ve hayal kırıklığına yer yoktur. Orada insan, varlığının tüm yönleriyle kabul gördüğünü ve ait olduğu yere kavuştuğunu hisseder.
Cennet, insanın dünya hayatında yaşadığı en mutlu ve huzurlu anlardan çok daha üstün, kesintisiz ve kalıcı bir mutluluğun mekânıdır. Dünyadaki sevinçler geçici, huzur anları ise sınırlıdır. Oysa cennette mutluluk eksilmez, huzur kesintiye uğramaz.
Cennet; maddi ve manevi acıların son bulduğu, insanın kendisini bütünüyle güvende hissettiği ve gerçek anlamda ait olduğu yurda kavuştuğu ebedî saadet yurdudur.
Günümüzde geçici dünya hayatı, sahip olmadığı bir potansiyelle cennetleştirilmeye çalışılmaktadır. Özellikle “Tüketim odaklı yaşam anlayışı” ve “dünyevileşme eğilimi” anlayışları altında bu durum daha belirgin hâle gelmektedir.
Her ne kadar bu çabalar zaman zaman başarılı gibi görünse de dünyanın gelgitleri karşısında insanı hüsrana sürükleyebilmektedir. Özellikle gençler, dünyadan mutlak mutluluk beklediklerinde karamsarlık ve umutsuzluk girdabına düşebilmektedir.
İslam ise insana dengeli bir bakış açısı sunar: Dünya, ebedî saadetin değil; ona hazırlanmanın yeridir. Mümin, dünya nimetlerinden faydalanır ancak kalbini yalnızca geçici olana bağlamaz.
Cennet, insanın fıtratında bulunan sonsuz mutluluk arzusunun ilahî cevabıdır. Dünya hayatının eksiklikleri, ayrılıkları ve zorlukları karşısında mümine umut veren en büyük hakikatlerden biridir.
Bu nedenle mümin, hayatını cennet hedefiyle anlamlandırır; iyiliği, ahlakı ve kulluk bilincini hayatının merkezine yerleştirir. Çünkü ebedî saadet, samimiyetle çalışan, sabreden ve Rabbine yönelen kullar için hazırlanmıştır.
“Çalışanlar bunun için çalışsınlar.” (Sâffât Suresi, 61. Ayet)
Sena Aslan