Allah’ın adıyla…
İnsan; çok şey bildiğini sanan ancak bildiklerini boş bir çekirdek kabuğuna bile sığdıramayacak olan. İnsan; çok şey başardığını sanan ancak bir sineğin ısırığından bile sakınamayan. İnsan; her şeyin kendisine ait olduğunu iddia eden ancak nefesinin dahi kontrolünü sağlayamayan. İnsan; gururlanan, bir parça atılmış sudan yaratılan. İnsan; büyüklenen, bir yudum su ile boğulan. İnsan; göğsü kabaran, göğse inecek tek darbeyle nefessiz kalan. İnsan; çok dertli olan oysa dermanı gözlerinin önünde olan. İnsan; yaratanına cahil, kalbindekilere cahil, nefesi kadar yakınına cahil olan.
Unutuyoruz başlangıcımızı, evvelimizi, öncemizi. Unutuyoruz bizi yoktan var edeni, bir hiç iken bir varlık haline getirilişimizi. Unutuyoruz yaratıldığımızı, bir amaç, bir gaye yahut en basit tabirle bir şey için var edildiğimizi. Hiç haberimiz yokmuş gibi arsızca yaşıyoruz bize hayat vereni tanımadan. Başrolünde olduğumuz rolü utanmazca yaşarken umarsızca; gözümüzün içinde, önünde, yanında, başımızı çevirdiğimiz her yerde ayan beyan duran işaret, uyarı ve delilleri de görmüyoruz. Hayır, görüyoruz ama körüz. Gören körleriz biz. Tek gözlerimiz değil kulaklarımız da duymuyor. Hayır duyuyoruz ama sağırız. Duyan sağırlarız biz. Yine sadece göz ve kulaklarımız değil, aklımız ve zihnimiz de fark etmiyor. Hayır fark ediyoruz. Ama düşünebilen akılsızlarız biz.
O yüzden bu dünyada rezilce kullandığımız duyularımız, organlarımız şahitlik edecekler ya bize kıyamet gününde. O günde yine pişkince inkâr edecekken yaptıklarımızı; gözlerimiz, kulaklarımız, dil ve diğer uzuvlarımız asli ve hakiki görevlerini yapacaklar ya nihayet bizim rezil tahakkümümüzden kurtulup. İşte o zaman göz, kulak, dil, akıl; görecek, duyacak, konuşacak, farkına varacak. Dönüşü olmayan bir pişmanlık, tevbesi olmayan bir hüsran, telafisi olmayan bir yıkılış. Çok geç olacak. O vakit her şey için çok geç olacak.
O günün pişmanlığını yaşamayalım diye haber veriyor oysa Allah (Celle Celaluhu). Bazen bir olay, bir insanla. Bazen uçan kuş, açan çiçek, yağan yağmurla. Bazen bir satır kelam bir cümle selamla. Karanlık gecede parlayan yıldızlar gibi apaçık bir işaret var aslında yolunu kaybeden, şaşıran zihnimize, aklımıza. Güneşin ışığından daha berrak daha muhteşem bir ışık var aslında kararan, zifiri karanlığa bulanan kalp ve ruhlarımıza. Bir ilan, bir tespit ve mükemmel bir hakikat var yanı başımızda. Bizi yaratan ilan ediyor yine azametini, kudretini, ilmini görebiliyor muyuz? “Sizi biz yarattık” diyor Rabbimiz. “Sizin içinizden geçenleri de saklayıp örttüklerinizi de kendinizden dahi gizlediklerinizi de biz biliyoruz” diyor Rabbimiz. “Sizi izliyoruz, takip ediyoruz, her an her yerde sizinleyiz” diyor Rabbimiz. Daha nasıl anlamıyorsunuz, “Biz, size şah damarınızdan bile daha yakınız” diyor Rabbimiz. Allah-u Ekber.
Soralım mı nefis ve benliklerimize sıra sıra ayetlerde söylenen mesajları? Soralım mesela kendimize, “Beni yaratan bir Rab var iken ve O Rab ki (Celle Celaluhu) her şeyin sahibi iken, bana ne oluyor da nefesin, hayatın, bedenin, geçici dünya malının ve mülkünün bana ait olduğu yanılgısına kapılıyorum? Bedenim bana emanet, nefesim bende sayılı, dünya geçici bir durak, hayatım şimdi bile akıp giderken bana verilen ilk, son ve tek kurtuluş biletim. O hâlde bir emaneti sahibinden çalmaya kalkışıyorum ki eyvah. Sayısını bilmediğim nefeslerimi hunharca tüketiyorum ki eyvah. Göz açıp kapayıncaya kadar bende durmayacak bir durak noktasını kendime yuva, mekân, amaç, inadına gaye ediniyorum ki eyvah. İlk ve son biletimin belki birazını belki çoğunu boş yere harcadım çoktan ki eyvah.
Soralım o zaman yine “Her anımda benim için görevlendirilen kimseler varken ben şu gafil ömrümde kimden, neyi, nasıl saklayabileceğim? Hangi günahım için mazeret üreteceğim, hangi günahımı inkâr edeceğim?” Beni izleyip her anımı kaydeden alıcılar var iken ben, geceler boyu Rabbimden beni bağışlamasını istediğim yakarışlarım, dualarım olmadan katran karası çehremi mahşer gününde nasıl ak eyleyeceğim? “İçinizden geçenleri de elbet biliriz” diyor Rab Teâlâ (Celle Celaluhu). O hâlde benim bile bilmediğim arzu, heves, istek ve düşüncelerimi bilen bir Rabbim var iken ben, tevbem olmadan, helallik dileyeceğim kullar olmadan kıyamet gününde eğilmekten kopacak başımı nasıl kaldırabileceğim?
Son bir soru daha nefsimize. “Yaşadığım şu hayat müddetince kim bana nefesimden, şah damarımdan daha yakın, daha benden oldu? Şah damarım doğmadan önce bile benleyken ve ölüm anında dahi benle olacakken şimdiye kadar kim, her daim ve her yerde benimle, benle nazır oldu? Annem, babam mı her an benimle? Hayır. Eşim, çocuğum mu bana benden yakın? Yine hayır. Arkadaşım, dostum mu benle hazır ve nazır? Yine hayır.
Ben bile bazen bırakmak istemiyor muyum kendimi? Ben bile bazen sıkılmıyor muyum kendimden? Kendime bile bazen tahammülüm yok oysa. Beni, ben bile bırakırken kim yine ve her zaman her yerde yanımda? Kim, hiç kimse beni anlamaz, beni umursamaz, beni kaale almaz iken bile kalbimden geçenlerin, içime gömdüklerimin şahidi? Kim, kendisini cahilce unuttuğumda bile benim yanımda? Kim, emirlerini savsakladığımda, yasaklarına meylettiğimde bile hala bir nefes kadar yakınımda? Kim, annemden bana daha şefkatli? Kim çocuğumdan daha sevgili? Kim, benliğimden bile daha fazla bana değer gösteren, bana “yanındayım” diyen? Bütün günahlarıma, bütün hata, kusur ve yanlışlarıma rağmen yanımda, şu damarımdan daha yakınımda olan?
Elhamdülillah. Bir hiçtik. Düz, net ve açıkça. Yalnızca hiç. Sonra var etti, insan kıldı bizi. Değer verdi, kıymet verdi tüm cehaletimize ve acizliğimize rağmen. Aile verdi, nefes, hayat, aidiyet verdi bütün kıymet bilmezliğimize ve güçsüzlüğümüze rağmen. Hiç iken herkes olduk sonra kaybolduk, “kalabalıklar içinde hiç kimseyiz” dedik. Bu sefer de bize “yanındayım, seninleyim” dedi. O ki Allah’tır (Celle Celaluhu). Allah ki (Celle Celaluhu), büyüktür, yücedir, pek merhametli, pek şefkatlidir. O Allah (Celle Celaluhu) ki bana benden daha yakın, alemlerin Rabbidir. Sübhanallah ve Şükrulillah.
Mihrican ERDEN