Allah’ın adıyla…
İnsan düşünebilen bir varlıktır. Görebilen, izleyebilen, akledebilen, analiz edebilen, iyi-kötüyü ayırabilen bir varlık… İnsan duygularını kullanabilen bir varlıktır. Hoşlanabilen, sevebilen, özenebilen, hayran kalabilen, örnek alabilen bir varlık… İnsan, irade sahibi bir varlıktır. Seçebilen, ayırt edebilen, kabul edebilen, reddedebilen, çaba sarf edebilen, azmedebilen bir varlık…
İnsan, Allah’ın yeryüzünde halife olarak yaratmaya layık gördüğü varlıktır. İnsan, Allah’ın en güzel biçimde yarattığı varlıktır. İnsan, tercihleriyle en şerefli olabilecek varlıktır. İnsan, Allah’ın, kâinatı hizmetine verdiği varlıktır. İnsan Allah’ın ayetlerini kanındaki hücrelerden saç tellerine dek taşıyan, bizzat Allah’ın nimetlerine mazhar ve şahit olan varlıktır. İnsan, hadsiz hesapsız nimet ve lütfa sahip olan varlıktır.
Yine insan… Şu koca kâinata gönderilen, gönderildiği gibi rehber ve kılavuzlarla çevrelenen varlıktır. İnsan, bizzat yaratıcısı tarafından doğruya yönlendirilen, yaratıcısı tarafından kendisine özel öğretmenlerin görevlendirildiği varlıktır. İnsan, tarihi boyunca defalarca uyarılan, defalarca nasihat edilen, defalarca örnekler verilen varlıktır. Buna rağmen insan, dünyanın şu yaşanan son zamanlarında dahi hâlâ ilk günkü gibi cehaletinde, rezaletinde, tembelliğinde, nankörlüğünde direten, inat eden varlıktır.
Klasik tabirle toplumun yüzde doksanının Müslüman olduğu ülkemizde, şu günümüzde cahiliyeyi yaşıyoruz sanki. Son Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetinden değilmişiz gibi yaşıyoruz. Sanki Rab Teâlâ (Celle Celaluhu) bize örnek ve rehber olsun diye habibini göndermemiş de ne yapacağımızı, kimi, nasıl örnek alacağımızı bilmiyor gibi koşuşturuyoruz.
Her çirkini, yanlışı görebilen gözlerimiz varken sanki iyiliği, güzeli göremiyor gibi davranıyoruz. İyiliğe kör olmuşuz. Her fenalığı, gıybeti, küfrü duyabilen kulaklarımız ne hikmetse ayetlere, hadislere hatta atasözlerine bile sağırlaşıyor. Subhanallah. Bir de öyle akıllı öyle zekiyiz ki sadece hinliğe, aldatmaya, hak yemeye, üste çıkmaya yarıyor çok parlak zekâmız. Gereksiz ne varsa tık diye ezberleyiveriyoruz. Kim kimin kocası, karısı? Şu dizide kim, ne yaptı? Şu komşu, düğünde kime, ne kadar altın taktı? Şu elbise bu mağazada ne kadar indirimde? Eltimizin bilmem nesi, şu vakitte, nerde ne yaptı vesaire vesaire…
Yeryüzünün halifesi diyor oysa ayet, insan için. Adı Kur’an-ı Kerim’de halihazırda geçen yirmi beş mübarek peygamberle birlikte insanoğluna rehberlik etmiş yüz yirmi dört bin peygamber görevlendirilmiş biz insanoğulları için. Muhammed Mustafa’nın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetinden olma şerefini bize nasip etmiş Rabbi Rahim. Yolundan gideceğimize, mübarek davasından ilerleyeceğimize geriye gidiyoruz maazallah. Tıpkı cahiliye devrinde olduğu gibi yine cehalet yine zülumat yine fecaat var övündüğümüz akıl, bilim çağında.
Dedik ya insan gören, anlayan, ayırt eden, anlayan, seven varlıktır. Görmemiz için muazzam bir evren halk edilmişken; biz yapay zevk ve lezzetlerce hipnoz edilmişiz adeta. Duymamız için nice ahenkli, huzurlu, hikmetli sesler, nağmeler yaratılmışken; biz sahte ve yalan ritimlerle tıkamışız kulaklarımızı. Aklımız bizden bağımsız bir canlı olsaydı utanırdı bizim yapıp ettiklerimizden, düşünüp durduklarımızdan. Kalbimiz bilmukabil ağlardı halimize, hak etmeyen nice niteliksizleri, çekirdek kabuğunu doldurmayacak sözde koca dertleri, masumiyetten uzak karaktersiz sevgileri sığdırdıkça yüreğimize. Ne çok haksızlık ediyoruz rabbimizin bize emaneten verdiği şu bedenimize, ruhumuza. Pek çok yakışıksız iş ve amellerde bulunuyoruz faydasızca.
“En güzel örnek” olan bir rehberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), elimizin her anında ulaşabildiği kılavuzumuz var bize bahşedilen. Ancak biz çok modern ve kültürlü yeni nesil toplum fertleri olarak sözde sanatçıları, oyuncuları, şarkıcıları örnek alıyoruz. Sahte senaryolar, hayali karakterler, yalancı paylaşımlar, süslü fotoğraflar toplumumuzun tek gayesi, hedefi, uğraşı olmuş. Okul sıralarından başlayan bir çürüme mevcut ta anne, babalarımıza kadar. Öyle ki bebekler bile yetişkinler gibi kullanabiliyor telefonları. Biz ne hâldeyiz ve ne yapıyoruz Allah aşkına?
Kendi sokağımızda dışarı çıksak ve ilk tanıdığımıza sorsak; “şu partinin bilmem nesi kim?” cevabını alırız. Deseler ki bize; “Şu popüler dizinin üçüncü bölümünde ne oldu, anlatsana” anlatırız. “Geçen gün oynayan maçta kim kaç gol attı, şu takımda hangi oyuncular vardı, say” sayarız. “Bu sosyal medya fenomeni hangi linkleri attı, paylaşsana” paylaşırız. “Şu şarkıcının şarkısı hit olmuş, açsana” açarız. Sıkıntı yok, ne de olsa özgür bireyler olarak canımızın her istediğini yapabiliriz. İsteklerimizin gayrı islami, gayri ahlaki, gayrı insani olması bizi ilgilendirmez. Çünkü biz özgürüz.
Falanca şarkıcının doğduğu günden, yediklerine, içtiklerine kadar her şeyi bilir özgür yürekler(!). Ama sorsak aynı kişilere, peygamberinin (kabirde kendisine kimin ümmetinden olduğu sorulacağı peygamberinin) bırakalım yiyip, içtiklerini, doğduğu şehri ve doğum yılının bile cevabını bu pek özgür kişilerden işitemeyiz. Sosyal medyayı örümcek ağı gibi saran her türlü rezil akımları da bilirler nihayetinde özgürdürler. Bırakın kendilerine gönderilen Kur’an-ı Kerim’i, okunan ezanın bile dilinden habersizler. Kur’an mı? Zaten o Araplara indirilmiş kitap, derler. Oysa her dilden yüz ayrı şarkıyı tıkır tıkır söyler, defalarca dinlerler.
Neye benziyor hâlimiz biliyor musunuz? Etrafımızı saran ancak gözlerimizin görmediği, ruhlarımızı çürüten bir salgın var asrımızda. Öyle bir salgın ki bu, parçalanıyor ruhumuz, vicdanımız. Her geçen zamanla işlevini yitiriyor bu yüzden ahlaki değerlerimiz, edep-üslup kurallarımız. Salgın yüzünden acı çekiyor ruhumuz. Ve artık gözlerle bile görünüyor ortaya çıkan vahamet. Doktorlara gidelim diyoruz, yalancı doktorlar, sahtekâr tüccarlar sarıyor çevremizi. İlaç verin diyoruz, zehir getiriyorlar önümüze. Akıl sınırlarını alt üst eden bir tiyatro var sanki karşımızda.
Hiçbir değeri, ideali, üslubu, ilkeyi, onuru kabul etmeyen ve kendini haklı gören bir toplulukla karşı karşıyayız. Belki bazen o toplumun istediği gibi hareket edenlerin de arasında, köşesinde, kıyısındayız. Tekerrür eden bir cahiliye devri var önümüzde. Hatta azaba uğratılmış bütün kavimlerin birleştiği bir prototip var içimizde. Kıyamet çağı çünkü çağımız, zira ahir zamandayız.
Bu yüzdendir ki her zamankinden daha çok yaratılış gayemize sıkıca tutunmak zorundayız. Bu yüzden hakiki manasıyla görmek, duymak, kavramak, ayırt etmek, hakiki rehberleri örnek almak zorundayız. Bu yüzden zulmün ve cehlin en şedit olduğu zamanda, derde deva olan ilaç misali Kur’an’ı yaşamalı, gönle sefa olan Muhammed Mustafa’yı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her anımızda, akla gelebilecek her konuda örnek almalıyız. Nasıl oturacağımızdan nasıl savaşacağımıza, nasıl hapşıracağımızdan nasıl devlet yöneteceğimize kadar bize yol gösteren bir rehberimiz var elhamdulillah. Bize gerçek özgürlüğü öğreten, hakiki hürriyeti gösteren…
Gerek yok sonradan uydurulan sahte özgürlüklere. Bizde İslam var. Gerek yok çarpıtılan, zehre çevrilen sahte reçetelere. Bizde Kur’an var. Gerek yok menfaatler peşinde oluşturulmuş, çıkarlar uğruna toplumları uyuşturup, hipnoz eden yapmacık, sahte rehberlere. Bizde Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) var. Adına, yoluna, uğruna can kurban.
Mihrican ERDEN