"Çünkü insan, etrafına topladığı gökyüzü kadar mavi; kalbine fısıldadığı dualar kadar şeffaftır bu yolculukta..."
İnsanın bu dünyadaki varlığı, derinliklerinde sonsuz sırlar, keşfedilmemiş fırtınalar ve dilsiz feryatlar barındıran uçsuz bucaksız, mukaddes bir ummana benzer. Kalp, o ummanın ta kendisidir; yaratılışın o ilk sabahındaki gibi berrak, duru, dünya kirinden azade ve aslen şeffaf… Ancak bu koca denizin hangi renge bürüneceği, dalgalarının hangi duygu hıçkırığıyla çalkalanacağı, başını kaldırıp yukarıya, yani kendi seçtiği gökyüzüne nasıl baktığıyla mühürlenmiştir. Bu manevi iklimde gökyüzü; insanın kendi iradesiyle, ayakları kanayarak yürüdüğü yaşam yolunu, ruhuna giydirdiği hayat tarzını ve en önemlisi de etrafına, yakınına topladığı, kalbinin sarayına girmesine izin verdiği insanları temsil eder. İnsan, dünyaya şeffaf bir sükunetle, bir emanet gibi bırakılmış mahzun bir yolcudur. Hangi yolu seçer, hayatına kimlerin nefesini ve fısıltısını dahil ederse, kendi iç denizine de gökyüzünün rengini akıtır. Eğer gökyüzümüzü hırslarla, dünya telaşının bitmek bilmeyen sağır edici gürültüsüyle, samimiyetsizlikle ve kalbi katılaştıran taş ruhlu insanlarla doldurursak, ağır ve gri bulutlar kaçınılmaz olarak aşağıya süzülür; içimizdeki o güzelim huzur denizini sinsice, acıtarak bulandırır. Karamsar, isyan kokan, sevgisiz ve bereketsiz bir gökyüzünün altında, saf ve berrak bir umman olarak kalabilmek kul için, bu yorgun yolcu için neredeyse imkansızdır. Bu yüzdendir ki manevi bir uyanış arayan, o ilahi sakinliği ve dingin maviliği ruhunun en ince kılcal damarlarında hissetmek isteyen insan, evvela başını kaldırıp nasıl bir göğün altında soluklandığını, kimlerin gölgesinde yürüdüğünü titizlikle, incelikle seçmek zorundadır.
Etrafımızı kuşatacak salih insanları, gönlü gönlümüze şifa olacak yoldaşları seçmek, yönümüzü her an hakikate dönmek ve o narin denizimizi dünyanın çamurundan korumak, bu hayatta bir yolcunun vereceği en büyük, en hüzünlü ruhsal mücadeledir. İnsan, kendi gökyüzünü güzelleştirmek, orayı rahmet ve şefkat ilmekleriyle bezemek adına elinden gelen tüm gayreti göstermelidir. Biliriz ki dünya yurdu her zaman pürüzsüz akmaz, gurbet daima canı yakar; bazen irademizin ve gücümüzün bittiği, dizlerimizin bağının çözüldüğü o çaresiz anlarda da gri bulutlar, yani ağır imtihanlar, kalbi yoran derin hüzünler ve nefsin getirdiği o ümitsizlik sisleri gökyüzümüzü aniden kaplayabilir. Yolcu, gecenin ve karanlığın tam ortasında yapayalnız, kimsesiz ve çaresiz hissettiğinde, o griliğin kalıcı bir keder olmadığını, arkasında sabırla bekleyen bir güneş olduğunu fısıldayan manevi bir teselliye muhtaçtır. İşte acziyet ve teslimiyet anlarında, kulun kırık bir kalple kapısını çaldığı en büyük sığınak, göğün çehresini bir lahzada değiştirecek olan o güçlü, o şifalı rahmet rüzgarıdır. Bu rüzgârın adı, kalpten dökülen, secde halindeki gözyaşlarıyla yıkanmış samimi bir duadır. Dua, insanın kendi kalbinden arşın katlarına gönderdiği öyle mübarek, öyle zarif bir rüzgardır ki sarsılmaz bir inanç ve titreyen dudaklarla üflendiğinde, zihni ve ruhu esir alan o kasvetli dumanları bir anda darmadağın eder, aradaki bütün siyah perdeleri kaldırır. Gökyüzü duanın iyileştirici, serinletici rüzgarıyla temizlendikçe, insanın gizli iç huzuru, yani asıl vatanı olan kalp denizi de yeniden en berrak, en asil ilahi mavisine kavuşur.
Bu uzun, meşakkatli ve her saniyesi ayrı bir imtihan olan içsel yolculukta insan, sadece fırtınalara ve rüzgarlara değil, gökyüzünden ruhunun derinliklerine süzülen ince seslere de can kulağıyla, adeta bir ney taksimini dinler gibi kulak vermelidir. Hayat göğünde kanat çırpan, özgürlüğe uçan kuşların o huzur veren, kalbe dokunan cıvıltıları, insanın bu dünyada duymayı seçtiği, kalbinin en mutena köşesinde misafir ettiği anlamlı ve manevi güzelliklerdir. Hakiki, can dostu bir yoldaşın gönülden kopan samimi bir kelamı, gecenin derin sükunetinde kalbe şifa olan kutsal bir ayet, ruhu ince ince besleyen zarif bir nasihat ya da kâinatın muazzam ve kusursuz zikrindeki ince ahenk, ruhumuzun gökyüzündeki hakikat kuşlarıdır. Yolcu, kulaklarını dünyanın yalanlarına, hırslarına, insanı tüketen yıkıcı gürültüsüne ve dedikodularına kapattıkça; bu manevi kuş seslerini dinlemeyi, onlarla hemhal olup ağlamayı seçtikçe, içindeki o deli, o hırçın dalgalar durulur, deniz dinginleşir, sular sükunete erer.
Günün sonunda, yolun nihayetinde anlarız ki; deniz biziz, bizim iç huzurumuz, yaralarımız ve Rabbimize olan o kopmaz manevi bağımızdır. Gökyüzü ise bizim seçimlerimizle, niyetlerimizle, adımlarımızla ve dualarımızla ilmek ilmek şekillendirdiğimiz ömür yolumuzdur. Kuş sesleriyle bezenmiş, duanın arındırıcı, günahları yıkayan rüzgarıyla temizlenmiş aydınlık bir gökyüzü inşa etmek, bu mukaddes yolculukta kulun kendi cüzi iradesine, gayretine bırakılmıştır. Deniz, sabırla ve aşkla kendi gökyüzünü aramaktadır; yolcu ise menziline varmak için o gökyüzünün altındaki izleri takip etmektedir. İnsan kendi göğünü secdelerle, şükürle, gözyaşıyla ve güzel ahlakla tezyin ettiği müddetçe, kalbinin ummanı da her daim uçsuz bucaksız bir ebediyet mavisiyle çağlayacak, grinin hiçbir tonu, dünyanın hiçbir kederi o manevi huzuru gölgelemeye yetmeyecektir. Çünkü yol ne kadar uzun, yük ne kadar ağır olursa olsun, gökyüzünü Dua ile temizleyen yolcunun denizi her zaman mavi kalacaktır.
Şüheda Karaduman