Fıtrat: Fıtrat kelimesi “yarmak, ikiye ayırmak; yaratmak, icat etmek” manalarına gelen fatr kökünden isim olup “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş” anlamında kullanılır. İlk yaratılış, bir bakıma mutlak yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkması şeklinde telakki edildiğinden fıtrat kelimesiyle ifade edilmiştir. Buna göre fıtrat, ilk yaratılış anında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir (TDK).
Terim anlamı ise “Allah Teâlâ’nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hâl, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.” [İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, Beyrut, (t.y.), V, 55]
Dinî terminolojideki anlamı, Allah’ın her yarattığına kendine özgü bir mizaç ve karakter bahşetmesi ile tabir edilir.
Kur’an-ı Kerim’de ftr kökünden türeyen birçok kelime yer almaktadır. Ancak fıtrat kelimesi aynen olduğu gibi “fıtratallah” (Allah’ın fıtratı) ifadesi ile sadece Rûm Suresi’nde zikredilmektedir.
“Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rûm Suresi, 30. Ayet)
Bu ayet-i kerimede insanın yoktan yaratıldığı, var edildiği program üzerinden hayata tutunması öğütleniyor. Bu programın genel adı fıtrattır. Fıtrat, her insanın aklına, ruhuna, kalbine işlenmiş insan olma ve bir yaratıcıya kul olma yazılımıdır. Allah’u Teâlâ’nın kullarından beklediği her bir eylem, onu bu konuda elverişli kılmış olmasından kaynaklanır. Fıtrat kelimesi, bir yönüyle de insanın doğduğu esnada kendisine programlanmış olan yönelim ve içsel davranışlarını ifade eder. Fıtrat, insan olmanın göstergesi olan her güzel davranış ve eğilimdir. Allah, “Biz insanı ahseni takvim, yani en güzel surette yarattık.” diye buyuruyor. Böylelikle anlıyoruz ki insan, iyiliğe, güzelliğe, merhamete, sevgiye, saygıya aşina olarak dünyaya gelir.
İnsani erdemlerin sıralanması ve Müslüman olmanın gereği ortak maddeler üzerine işaret etmektedir. Dolayısıyla fıtrat dediğimiz kavram, bizim özümüzde var olan genel kabiliyetimizin adıdır. Bu kabiliyete sahip olunmazsa Allah kullarından emir ve yasaklar noktasında bu denli net çizgiler çizmezdi. Bilmediğimiz, yatkın olmadığımız eylemler noktasında Allah “bu şekilde emretti” çağrısıyla muhatap olmazdık.
“Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış, onları kendilerine şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da, ‘Evet, şahit olduk (Rabbimizsin)’ demişlerdi...” (A‘râf Suresi, 172. ayet)
Bu ayet-i kerime, fıtrattaki inanç yönelimine işaret eden önemli bir dayanak. Allah’u Teâlâ’nın kullarından almış olduğu bir ahit üzerine onları yarattığını ve her yaratılanın fıtrat üzere yaratıldığı hadis-i şerifinin işareti ile bu ahit üzerine sadık kalacak kabiliyettedir. Burada şu husus da önümüze çıkmaktadır: Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde Kur’an ayetlerinin birer hatırlatma olduğuna vurgu yapılmaktadır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
“İşte bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir hatırlatmadır. Şimdi siz bunu inkâr mı ediyorsunuz?” (Enbiyâ Suresi, 50. Ayet)
“Oysa sen buna karşı onlardan bir ücret de istemiyorsun. O, âlemler için sadece bir hatırlatmadır.” (Yûsuf Suresi, 104. Ayet)
“Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiyâ Suresi, 10. Ayet)
Bu ve benzeri ayet-i kerimeler, Kur’an-ı Kerim’deki uyarı ve tehditlerin, mükâfat ve kazançların bir ilk olmadığını, kul ile Rabbi arasında olabilecek, uygulayabilecek birer kanun olduğuna dair bir antlaşma olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’in bu kanunları hatırlatıcı birer öğüt olduğuna işaret etmektedir. Zira Allah’u Teâlâ her insanın fıtrat üzere yaratıldığını ve Kur’an-ı Kerim’in bu fıtratı hayata geçirmeleri için birer hatırlatıcı ve yönlendirici buyruklar içerdiğini beyan etmektedir. Burada şu konuya değinmek gerekecektir ki insan, her şeye rağmen kendini tevhide, doğruluğa ve adalete yöneltmeye sevk edecek bir tebliğciye ihtiyaç duymaktadır. Yoksa Allah’ın kulları fıtrat üzere yaratmış olması, bu fıtratı uygulamaya koyacak ayetler indirmesi insanı kâmil olmak için yeterli değildir.
“Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler, kalpler verdi.” (Nahl Suresi, 78. Ayet)
Bu ayet-i kerime insanın doğduğu anı tarif etmektedir. Yani insan her ne kadar yönelim ve tabiat olarak ilahî düzene uygun bir fıtrat ile dünyaya gelse de bebeklik çağından yetişkinlik dönemine kadar işitme, görme ve akletme kabiliyetini kullanarak öğretilerden eğitim almak üzere tercih noktasında serbest bırakılmıştır.
“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne ve babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar...” (Buhârî, Cenâiz, 92; Müslim, Kader, 22)
Bu hadis-i şerif iki şekilde yorumlanmıştır. Bazı âlimler, buradaki fıtrattan kastın Allah inancı olduğu ve her doğan bebeğin Müslüman olarak doğduğu şeklinde yorumlamış olsa da İslam âlimlerinin çoğunluğunun ifade şekli ve psikolojideki bazı kuramlar üzerinden incelediğimizde fıtrat kelimesi, başta belirttiğimiz üzere bir ilaha inanma kabiliyeti ile doğmasının yanı sıra insani erdem ve ahlaki nezaketlere sahip bir bilinçle doğmasıdır. İnsanın asıl mayası iyiliğe ve hakikate göre programlanmıştır. Sonradan edinilen batıl inançlar ve kötü ahlak ise çevresel faktörlerin sonucudur.
“Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek ve koltuk altı kıllarını temizlemek.” (Buhârî, Libâs, 51; Müslim, Tahâret, 49)
Bu hadis-i şerif ile insanın temizlik ve hijyen konusunda gösterdiği hassasiyetin de Allah’ın insanın fıtratına yüklemiş olduğu bir program olduğu ifade edilmektedir. Sonradan edinilen alışkanlıklar, yetişme tarzı, bazen insanların psikolojik düzeyleri onları temizlik ve öz bakım konusunda ihmallere sevk etmektedir.
İslam dini fıtrat dinidir. Dolayısıyla İslam’ın bütün emir ve yasakları fıtratın korunması üzerine tayin edilmiştir. Şeytanın insanları ilahî düzenden saptırıp Rabbi ile karşı karşıya getirme planı da insanı fıtrattan kopartmak üzere kurulmuştur. “Şeytan şöyle demişti: Mutlaka onları saptıracağım, kuruntulara boğacağım ve onlara kesinlikle emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar; yine onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını (fıtratı) değiştirecekler. Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz apaçık bir ziyana uğramıştır.” (Nisa Suresi, 118/119. Ayet) Bu ayet-i kerime şeytanın insana olan düşmanlığını ta ezelden yaptığı planlar üzerinden açığa vurmaktadır. Burada bir ölüm tehdidi ya da daha farklı bir tehdit ileri sürmüyor. Tamamen insanı kıymetli kılan, insanı “eşref-i mahlûkat” derecesine yükselten fıtratı hedef alıyor ve onu bozmak için insanları görevlendireceğine ahdediyor. Burası çok önemli bir nokta. Bugün şeytanın bu konuda ne kadar başarılı olduğunu, ele geçirdiği gafil, sefil ve küfür ehli insanların insanlığa yaptıkları kötülüklerden ve insan neslinin ifsadından anlayabiliyoruz.
Allah’u Teâlâ’nın bütün emir ve hitabında şu dikkate varıyoruz: Fıtratı koruyun. Ben sizi fıtrat üzere, temize, iyiliğe, merhamete, nezakete elverişli yarattım. Size düşen bu yönelimlerinizi korumak, ilerletmek, bu yönlerinizi beslemektir. Dolayısıyla insan, karşısına çıkan her türlü aksiyona rağmen akıl ile düzlüğe çıkma kabiliyetine sahiptir. Durum ve şartlar ne olursa olsun insanın özünde hep bir inanç ışığı ve insani faziletler kayıtlıdır. Bunların üzerini ömürlük alışkanlıklar, yaşanmışlıklar örtebilir. Kaplayabilir. Küfür, örtmek, kaplamak anlamına gelir. Küfür, özdeki doğruluğu zedeleyemez. Sadece kapatır, unutturur. Ve dışarı sızmaması için inat ve isyanla onu yok sayar. Küfür kavramı kalktığı zaman insan özünde olana döner. Özünü yansıtır. Bütün azgınlık ve acımasızlıklarına rağmen Müslüman olduktan sonra değişen insanlar gibi. Bu insanlarda bir anda bambaşka bir karakter ortaya çıkar. Tanınmayacak kadar değişir hayat şekilleri. Biz Müslümanlar Rabbimizi tanımakla, O’na inanmakla şereflendirildik. Fıtrat üzere ilerlettiğimiz bir hayatımız var. Bize düşen, her şeye ve herkese rağmen özümüzü koruyabilmek ve özde kalabilmektir.
Esra Türk