İçimden dökülenler dedi kalemim,
Sen sus dedi sonra.
Bırak biraz ben konuşayım.
Tarihler, kavimler, diller senelerce konuştu
Konuştu da ne oldu sanki?
Yine gıybet ...
Yine gaflet...
Yine rezalet ...
Derlerdi ki sükût altındı oysa.
Belki de sussak kazanacaktık.
Hayır! Vallahi kazanacaktık.
Susup bir soluk miktarınca düşünsek anlayacaktık.
Sahte bir oyun âlemini ne kadar sahiplendiğimizi.
Canımız dahi bize emanetken
Nefesimiz bize ait değilken.
Lakin susmadık ve anlamadık.
Hep konuştuk, sorumsuzca.
Hep suçladık, umarsızca.
Kimin gönül evini yıkmışız bize ne!
Kimin umutlarına çelme takmışız bize ne!
Dil bizim dil, kemiği yok ya...
Tutamazdı artık bizi kimse.
Ne şeref dolu hadisler
Ne de ilahi makamdan gelen emirler, ayetler.
Yazık bize!
Yazık bize ki geldiğimiz yeri unutarak konuştuk ama utanmadık.
Oysa bir damla atılmış sudan yaratıldık,
Abartmayalım sahte rüyalarla kendimizi, benliğimizi.
Varacağımız son durak noktasının ölüm olduğunu bildik,
Lakin bilmezden geldik
Yine konuştuk uslanmadık.
Oysa ölünce bir metrelik çukura sığmak çok zor değil,
Büyütmeyelim yalancı naralarla meseleyi, nefsimizi.
İnanır mısınız bunları yazmak
Ve dahi okumak bile maharet değil artık.
Zira şu kimsenin gözünü doyuramayan geniş arz üstünde bile...
Söylenmemiş söz,
Yazılmamış kelime kalmadı.
Ne gariptir ki insan yine anlamadı.
Velhasılı kelam.
Görünen o ki durup düşünmeyecek kadar yoğunuz
Malum işimiz var, gücümüz var.
O vakit asıl meseleyi ancak miadımız dolunca anlayacağız.
Miadımızın ne zaman dolacağına gelince.
Nazikçe söyleyelim
Ölünce…
Mihrican ERDEN