Bir kadın anne olduğunda hayatı baştan sona değişir. Uykuları, öncelikleri, kaygıları hayata bakışı vs. değişir. Kalbinin en geniş yerini çocukları kaplar. Onların ateşi çıktığında dünyası kararır, ilk adımlarında sevinir, ilk kelimelerinde dünyalar onun olur.
Bir erkek baba olduğunda da hayatı değişir. Artık sadece kendisi için yaşamaz. Sırtındaki yük ağırlaşır; evladının geleceğini düşünür, ekmeğini büyütmeye çalışır, onları korumak için çırpınır.
Anne olmak da baba olmak da muazzam bir duygudur. Fakat gel gör ki bazen anne baba rolüne ve telaşına öyle bir kaptırırız ki kendimizi, evde sessizce kenara çekilmiş iki kişiyi unuturuz: Bir kadın ve bir adam. Yani eşler.
Çocuklar büyürken birçok çift, farkında olmadan sadece anne-baba olurlar. Evde konuşulan tek konu okul taksitleri, doktor randevuları, ödevler vs. olur. Bir süre sonra göz göze gelmeyi, baş başa bir çay içmeyi, sadece birbiriyle ilgilenmeyi unuturlar.
Oysa evlilik ve birlikte özene bezene heyecan ile ilmek ilmek işlediğimiz evimizde sadece çocuk büyütme mekânı değildir.
Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de evliliğin özünü şöyle ifade eder:
“Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması O'nun ayetlerindendir.” (Rûm Suresi, 21. Ayet)
İnsan dışarıdaki hayatın karmaşasından, işin stresinden, hatta çocuk büyütmenin tatlı ama yorucu temposundan kaçıp sığınacağı bir liman arar. İşte o liman eşin kendisidir.
Bugün pek çok anne-baba şu tuzağa düşüyor: “Benim hayatım bitti, artık her şey çocuklar için.”
Çok fedakârca görünse de aslında hem evliliğe hem de çocuğa yapılan gizli bir haksızlıktır bu cümle. Çünkü bir çocuğa verilebilecek en büyük emniyet duygusu; anne ve babasının birbirini sevdiğini, birbirine değer verdiğini görmesidir. Ebeveynleri arasında soğuk rüzgarlar esen bir evde, en pahalı oyuncaklar bile çocuğa huzur veremez, çocuklar her şeyi anlar ama ifade edemezler!
Çocuklar sevgiyi ve insan ilişkilerini nasihatlerden değil, anne-babalarının birbirine bakışından öğrenirler:
Bir baba eşine hürmet ettiğinde, oğlu gelecekte bir kadına nasıl saygı gösterileceğini zihnine kazır.
Bir anne eşinin emeğini takdir ettiğinde, kızı evlilikte kadir kıymet bilmenin ne demek olduğunu görerek büyür.
Ne var ki çocuklar doğduktan sonra eşler birbirine yabancılaşıyor. Kadın tüm ilgisini çocuğa aktarırken, erkek kendini işe ya da ekrana hapsedebiliyor.
Oysa ki Peygamber Efendimiz, sadece ümmetin peygamberi ya da çocuklarına şefkatli bir baba değildi; o, ince düşünceli bir eşti.
Üzerinde bütün bir ümmetin derdi, savaşlar, devlet işleri ve vahyin ağırlığı varken bile eşlerini ihmal etmedi. Eşleriyle, koşu yarışları yapması, onun içtiği bardağın aynı yerinden su içmesi, eşlerinin halini hatırını sorup onlarla şakalaşması bize çok net bir mesaj verir:
‘’İşlerin yoğunluğu veya hayatın yorgunluğu, eşi ihmal etmenin mazereti olamaz.’’
Eskiden evler belki daha küçüktü, imkanlar kısıtlıydı ama gönüller yakındı. Bugün geniş evlerimizde, dev ekranlarımızın karşısında yan yana oturup birbirimizin yüzüne bakmadığımız saatler geçiriyoruz.
Baba bir ekranda,
Anne diğer ekranda,
Çocuk bir tablette…
Aynı çatının altında, birbirine değmeden yaşanan hayatlar…Çocuk büyütme telaşı da işte bu kopukluğun en meşru kılıfı haline geliyor: "Çocuklardan vakit mi kalıyor?"
Oysa vakit bulunmaz, vakit oluşturulur. Çocuklar uyuduktan sonra kapatılan televizyonlar, kenara bırakılan telefonlar ve baş başa içilen iki bardak çay; bir evliliği yıllarca taze tutmaya yeter. 10 dakikalık samimi bir sohbet...
Eşlerin tek sohbet konusu çocukların okul durumu ya da evin mutfak masrafı olmamalıdır. Eşler, ne kadar zaman geçerse geçsin, kaç yıllık evli olurlar ise olsunlar, birbirine hayallerinden, iç dünyalarından, hüzünlerinden ve sevinçlerinden bahsetmelidir. Karı-koca, birbirinin en yakın arkadaşı olma vasfını yitirdiğinde, evlilik monotonlaşıp, sadece bir kuruma dönüşür.
Annelik ve babalık muazzam rollerdir; fakat hayat sadece bu iki rolden ibaret değildir. Buradaki en kritik nokta, roller arasındaki geçişi başarabilmektir ama nasıl?
Çocuk salonun ortasındayken anne ve babasınızdır. Onların ödeviyle ilgilenir, sorularını cevaplar, şefkatinizi verirsiniz.
Fakat kapılar kapanıp çocuklar odalarına çekildiğinde, o rolleri kapının dışında bırakıp yeniden "kadın ve erkek", yani "eş" olabilmelisiniz.
Bir kadının sadece "anne" olarak görülmesi, bir erkeğin sadece "eve ekmek getiren baba" olarak algılanması ruhu çürütür. İnsan, eşi tarafından dinlenmek ve önemsenmek ister.
Bunu kabullenmek anne-baba için zordur ama hayatın kuralı budur ki er ya da geç çocuklarımız bir gün bu yuvadan uçacak, her biri bir misafir aslında! Çocuklarımız bize birer mülk olarak değil, emanet olarak verilir.
Onları büyüteceğiz, ayaklarının üzerinde durmalarını sağlayacağız ve bir gün kendi hayatlarını kurmaları için yuvadan uçuracağız. Başka şehirlere gidecekler, evlenecekler, kendi telaşlarına düşecekler. O zaman bir zamanlar cıvıl cıvıl olan ev sessizleşecek, odalar boşalacak.
İşte o gün geldiğinde, evde baş başa kaldığınız insanla ne yapacaksınız?
Yıllardır ihmal ettiğiniz için birbirine yabancılaşmış iki insan mı olacaksınız?
Yoksa fırtınaları birlikte atlatmış, dostluğunu ve sevgisini demlemiş iki yol arkadaşı mı?
Bugün eşimizle geçireceğimiz her saniye, her dakika ve zaman, ileride gelecek olan o sessiz günlerde birbirimize daha çok kenetlenmemize vesile olur.
Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras; sadece iyi bir eğitim veya maddi imkanlar değil. Onlara verebileceğimiz en güzel hediye: Birbirini samimiyetle seven ve hürmet eden bir anne-baba modelidir.
Bir çocuk, annesiyle babasının birbirine tebessüm ettiğini, zorluklarda birbirinin elini tuttuğunu görerek büyürse; yarın kendi evliliğinde de o zarafeti yaşatır inşallah Sevginin nasihati olmaz, sevgide rol model olunur.
Çocuklarımızı büyütürken evliliğimizi de büyütelim. Büyütelim ki, yarın saçlarımıza aklar düştüğünde ve evimiz eski sessizliğine büründüğünde eşimizin gözlerine bakıp tebessümle şunu söyleyebilelim:
“Biz seninle çok güzel evlatlar yetiştirdik… Ve bu uzun yolda birbirimizin elini hiç bırakmadık’’
Pınar Taş