Hazreti Adem’in (Aleyhisselam) iki oğlunun kıssası yeryüzünde “katl” eylemini ilk defa gündeme getirmiş ve akabinde ilgili kanunlar vazedilmiştir. Buna göre büyük oğlun, küçük oğlu öldürdükten sonraki acziyeti karşısında bir karganın yol gösterici olarak gönderilmesi hadisesinden sonra gelen ayette Yahudilere gönderme yapılarak şöyle denmiştir, “Bundan dolayı İsrailoğullarının üzerine yazdık ki: her kim bir şahsı bir şahıs mukabilinde ya da bir fesat sebepleri olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.” (Maide Suresi, 32. Ayet)
Yeryüzünde şu ana dek bizim, şeriat diyegeldiğimiz hükümler, insanoğlunun ilk icraatları akabinde en başta konulmuştur. Buna göre ilk öldürmeden itibaren insan öldürmenin alçaklığı ortaya çıkmıştır ve bu Tevrat’ta bir kanun haline de getirilmiştir. Buna göre özellikle Yahudilere hatırlatılarak adam öldürme eylemi ya haksız yere bir insanı öldüren kişinin kısas edilmesi ya da fesat çıkaranın cezası olarak gerçekleştirilebilir. Onun dışındaki hiçbir sebep insan öldürmek için yeterli gelmez. Ancak görüldüğü gibi ayette vurgulanan bu hüküm açık bir şekilde çiğnenmektedir. İnsanlığın selametinden başka bir gaye gütmeyen bu hüküm yine bizzat Yahudiler tarafından yok sayılmaktadır.
Devamında, “…her kim de bir şahsın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanlığı kurtarmış gibi olur. Ant olsun ki bizim peygamberlerimiz onlara Beyyinelerle gelmişlerdi.” (Maide Suresi, 32. Ayet) denmektedir. Yahudilere gelen peygamberler bugün İslam’ın vazettiği evrensel hükümlerin aynısını söyleyen ayetleri okuyorlardı. Bu ayetlerde kişi öldürme sebepleri bu iki şeklin dışında bir farklılık gözetmiyordu. Hele hele “öldürmeyeceksin! Ama Yahudi ise” şeklinde anlaşılacak bir farklılık hiç yoktu. Ancak Beyyine’yi inkâr etmek gibi bir özelliğe sahip olan bu kavim bu hükmü de kendi dünya görüşlerinin içindeki sığlığa ve milliyetçiliğe kurban ederek bir kez daha isyan temelli inançlarına sarılmışlardı. Çünkü onlar, kendilerine inen ayetleri evirip çevirip kendi görüş ve anlayışlarına uygun olarak değiştirebiliyor, anlamını daraltıp genişletebiliyorlardı. Öyle ki özelde onlara da inen bu ayet günümüzdeki Tevrat’ta hiç bulunmamaktadır. Yahudi sözlü geleneğin derlemesi olan Mişna’da ise “israilden tek bir kişiyi öldürenin bütün ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacağı israilden bir kişiyi kurtaranın ise dünyayı kurtarmış gibi olacağı” (Mişna/Sanhedrin 4/5, bkz. Dib Maide 32 tefsiri) şeklinde evrilmiş bir anlayış bulunmaktadır.
Ayetin sonunda, “…sonra onların birçoğu bu ayeti duyduktan sonra haddi aşmışlardır.” (Maide Suresi, 32. Ayet) sonucu bulunmaktadır. Haddi aşma olarak çevrilen mana “Musrifun” kelimesiyle verilmiştir. Evet! Yahudiler ayet indikten sonra bu ayet karşısında hadlerini aşmış onu israf etmişlerdi. Kendilerine uygulamaları/sarf etmeleri için gönderilen bu ayeti kendi anlayışlarına uygun hale getirdiklerinde ortaya bir had aşma/israf meydana geliyordu. Kişi öldürme izni yalnız iki şarta bağlanmışken Yahudiler bu şartlara bağlı kalmayıp bir indirgeme ile Yahudi dışındaki herkesin öldürülebileceği şeklinde bir sınır tanımazlık yapmışlardır. Çünkü ellerine şarta bağlı olsa bile bir kere ruhsat geçmişti. Yahudi fıtratı müsrif bir yapıda olduğu için bu fırsatı da israf ederek kullandı ve kendisine çizilen haddi aşmış oldu.
Şimdi ise bu çarpık anlayışları neticesinde yaptıkları katliamlarla yepyeni bir tarih sayfası açtılar geçmişe rahmet okutacak bir şekilde. Soykırımın, cinayetin en alçak şekillerini işlemek için çevirdikleri ayetin manalarına saygısızlık ederek cehennemi hak etme yarışına girdiler. Koskoca bir şehri içindeki her şeyiyle beraber tarihe gömüp üzerine kendi istikballerini kurmaya heveslendiler. Realiteye göre buna da muvaffak olacak gibiler ancak hal, durum ve gidişat Yahudi tıynetini açık bir şekilde bizlere öğretirken öte taraftan bu caniler karşısında kimlerin durduğu ise ayetin asıl muhataplarının kim olduğunu ortaya çıkaracaktır. Aynı zamanda hakikatin realiteye galibiyetini ortaya koyacaktır. Zira herkes bu varlık yarışında kendi varlık gayesinin peşinde koşmaktadır. Varlığı, yok etmek ve bozmak üzere olan Yahudiler, Kur’an’la da sabittir ki bir kere daha bu yokluğa olan heveslerini gösterdiler. Varlığı, var etmek üzere olanların dikkatine sunulması gereken tehlike ise şudur ki: Bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibiyse Gazze’yi öldürmek neye bedeldir? Bu ölümlere müsaade edenler ne durumdadır? Acaba bugün İslam yurtlarında yaşanan mezalim dünün sessizliğinin bedeli midir? Yoksa zulüm dün Uygurlara yapılan mezalime susulduğu için bugün Filistin’de, dün Bosna katliamı görülmediği için bugün Sudan’da, dün Irak, Afganistan, Arakan’da vs. yaşanan katliamlar yeterince engellenmediği için bugün Suriye, Keşmir’de yeniden mi hortladı? Ya da bir insan haksız yere öldürüldüğünde susulduğu için tüm insanlık değersizlik uçurumuna mı sürükleniyor? Böylece dünya ve içindeki her cezbedici unsuru insan yokluğuna arzulanıyor. Bir insan öldürüldüğünde tüm insanlar bundan etkileniyor ve infial meydana geliyorsa tüm bu yurtlarımız topluca öldürülmesi durumunda bu infialin boyutu kâinata ulaşmaz mı? Koskoca alem bu zulme lanet etmez mi?
Filistin ile ilgili ta en başından gelen tepkilerin, uyarıların önemsenmemesi bugün Tufan sürecini başlattığı gibi bugün bu meselenin hala da önemsenmemesi yarın tüm dünyayı sarsacak fiili işgallere dönüşecektir. Gazze’de başlayan Tufan’ın selleri yavaş yavaş tüm dünyayı boğacaktır.
Rabia Durmazer