İnsanoğlu, varlığının başlangıcından itibaren kesintisiz bir arayışa girmiş; hakikati ve gerçeği bulmaya koyulmuştur. Bu arayışta ulaşmak için çaba gösterdiği en önemli hakikat, hiç şüphesiz Allah'ın ulûhiyet yönüyle ve Peygamber'in risâlet yönüyle tasviri olacaktır.
İnsanoğlu bir şeyleri anlayabilmek, kavrayabilmek ve zihninde canlandırabilmek için o şeyin bir benzerine ya da zıttına ihtiyaç duyar. "Varlıklar zıttı ile bilinir" sözü de bu hakikatin belirgin bir örneğidir. Zira insan zihni, gaybı algılayabilmek adına daima somut olana ihtiyaç duyar.
Allah-u Teâlâ; ilahi zatı, mutlak gücü, sınırsızlığı, zamandan ve mekândan münezzeh olması gibi sıfatlarıyla insanoğlunun kavrayışının ötesindedir; yani aşkındır. Bu yücelik, insanoğlun kalbinde o eşsiz Zât'a karşı derin bir hayranlık ve haşyet (ürperti) oluşturur. Bir başka ifadeyle, insanoğlunun Allah-u Teâlâ'nın zatını ve sıfatlarını, yine O'nun bildirdikleri dışında kendi imkânlarıyla idrak edebilmesi mümkün değildir. Onun bildirdiklerini kavramak nispeten mümkün kılınmışsa da insani sınırlıklar sebebiyle yine zordur. Aklın erişmekte zorlandığı mutlak güce ve mükemmel sıfatlara sahip olan bu Yüce Zât, kâinattaki tecellileriyle yalnızca kendisinin ibadete, muhabbete, saygıya ve haşyete layık olduğunu aşikâr etmiştir. Kul, yalnızlık anında sığınacağı ve dayanacağı yegâne mutlak gücü yine onda bulur. Fakat bunca tecelliye ve açık delile rağmen onu inkâr etmekte inatçı davrananların sayısı da az değildir.
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise risâlet ve beşeriyet yönüyle insanın anlamlandırması ve kavraması çok daha kolay bir makamdadır. İnsanoğlu Peygamber’e baktığında, onun kendisi gibi bir insan olduğunu; kendisi gibi yiyen, içen, sevinen, üzülen ve fani dünyadaki elem ile acıları tecrübe eden bir canlı olduğunu görür. İnsan, ilahi emirlerin bizzat muhatabı olduğu için bu emirlerin hayat sahasında uygulanabilirliğini ancak kendi cinsinden bir rehberin önderliğinde idrak edebilir. Bu bakımdan peygamberliğin sadece somut bir mesaj iletisi olmadığını, aksine ilahi iradenin insan boyutuna ve zihnine yapılmış bir tercümesi olduğunu söylemek tabiri caizse yerinde olur.
Tam da bu noktada risâletin insan hayatındaki hayati rolü daha belirgin hale gelmektedir. Eğer ilahi irade, insana bir peygamber vasıtasıyla değil de soyut ilkeler veya melekler aracılığıyla iletilmiş olsaydı, insan zihni o emirlerin somut dünyadaki karşılığını bulmakta bocalayacak, ilahi yükümlülükleri kendi sınırlarının ötesinde görerek ümitsizliğe düşecekti. Oysa Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), soyut olan ilahi kelamı somut ahlak ilkelerine, ibadete ve toplumsal düzene dönüştüren canlı bir modeldir. O, gayb ile şehadet (görünen ve görünmeyen) alemi arasındaki köprü; ilahi mesajın insani alandaki en yetkin temsilcisidir.
İnsanın somuta olan tutkusu ve kâinatı kendi algı sınırlarına hapsetme eğilimi, tarih boyunca onu ya yaratıcıyı insanlaştırma ya da tamamen inkâra sapma tehlikesiyle yüz yüze getirmiştir. İşte risâlet müessesesi, insanı bu iki tehlikeli uçtan koruyan ilahi bir dengedir. Bir yandan Allah-u Teâlâ’nın "hiçbir şeye benzemediğini" vurgularken, diğer yandan O’nun esma ve sıfatlarının insan ve kâinat üzerindeki yansımalarını peygamberin ahlakında ve yaşantısında görünür kılar. İnsan, Rabbini doğru tanıma ve O'na ulaşma arzusu duyduğunda yönünü Peygamber’in sünnetine çevirir; çünkü sünnet, ilahi rızanın insan adımlarına dökülmüş halidir.
Sonuç itibariyle insanoğlunun hakikat arayışı, soyut olan Ulûhiyet’e duyduğu saygı ve haşyet ile somut olan Risalet’e duyduğu sevgi ve tabi olma ihtiyacının birleşiminde nihayete erer. Allah-u Teâlâ mutlak hakikatin kendisidir; Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise o hakikate giden yolun rehberi, ışığı ve en şeffaf aynasıdır. İnsan, bu ikili dengeyi zihninde ve kalbinde kurabildiği ölçüde varoluşsal arayışını tamamlayacak hem kendi iç dünyasında hem de kâinatta aradığı huzur ve anlamı bulacaktır.
Zeliha Elter