Ah Ekim…
Yüreğimize tarifsiz acılar ektin.
Oysa Ekim deyince aklımıza toprağın bağrına ekilecek fidanlar gelirdi. Yağmurla kokusu değişen toprak, sararıp dökülen yapraklar ve yeniden dirilişe hazırlanan tabiat…
Ekim, bizler için hep bir başlangıcın, toprağa bırakılan bir umudun adıydı.
Şimdi ise Ekim, yüreğimizde derin bir sancı…
Çünkü bu ayda mazlum ve mustazaf Yasin Börü ve arkadaşları şehit oldu.
Bu kez toprağa ekilen ağaç değil, gençliğinin baharına doyamayan gencecik fidanlar oldu.
Toprak, onların bedenlerine; gökyüzü ise ruhlarına şahit oldu.
İşte bu yüzden Ekim, yüreğimize hem acı hem umut ekti.
Çünkü şehit tohum gibidir.
Aliya İzzetbegoviç’in o muhteşem ifadesiyle:
“Bizi toprağa gömdüler, fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.”
Evet…
Bazı tohumlar toprağın bağrında çürürken, bazı tohumlar toprağın karanlığından filizlenerek gökyüzüne uzanır.
Bazı tohumlar ise toprağın değil, adeta Cennetin bağrında saklanır.
Tıpkı şehitler misali…
Onlar toprağa düşerken aslında göğe yükseldiler.
Onlar bizim gözümüzde ayrılığın, Allah katında ise vuslatın yolcuları oldular.
İşte tam böyle güzel bir mevsimde…
Tohumun toprakla visale erdiği, toprağın yağmurla buluştuğu güzel bir vakitte, Şehit Yasin ve arkadaşları da yeşil kuşun kursağında vuslata erdiler.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…
Peki sizce de biz kerevete çıkıp dinlenelim mi?
Yoksa Şehitlerin açtığı bu çığırı tüm insanlığa duyurmak için gece gündüz çalışalım mı?
Onlar canlarıyla, kanlarıyla bu dava uğruna büyük bedeller ödediler.
Onlar zamanın Hüseynî oldular.
Bize düşen ise Zeynebî kıyamın sesi ve nefesi olup zulmün karşısında hakikati haykırmak; Yezitlerin tacını, tahtını, zulüm düzenlerini yerle bir edecek bir iman ve şuurla ayağa kalkmaktır.
Çünkü her şehidin bir de şahidi vardır.
Yasin ve arkadaşları şehit oldular.
Bizler ise şahit olmalıyız.
Onların azim, gayret, fedakârlık ve canlarını adadıkları o Aziz ve büyük davayı çok güzel yaşamalı ve çok güzel anlatmalıyız.
Çünkü şehitlerin bıraktığı miras, yalnızca hatıralardan ibaret değildir.
Onların mirası bir emanettir.
Ve emanet, omuzlarda taşınır.
Onlar tarihte eşi az rastlanan bir yürüyüşle, Rablerinin razı olduğu en güzel bir hâl üzere, şehadetle emanetlerini teslim ettiler.
Şimdi sıra bizde…
Yaşayan şehit gibi olmalıyız.
Öyle yaşamalıyız ki toprağın bağrına düşen Şehit Yasinlerin, Hasanların, Hüseyinlerin kanı ruhumuzda yeniden hayat bulsun.
Öyle yaşamalıyız ki kurumuş rûy-i zemin, o mübarek kanın bereketiyle yeniden bahara dönsün; iman yeniden filizlensin, ümmet yeniden ayağa kalksın.
Evet…
Biz de anayız.
Bizim de Allah yoluna adayacağımız Yasinlerimiz, İsmaillerimiz, Meryemlerimiz vardır muhakkak.
Peki, bizler de Hatice analar, Hazreti Hacerler, Hanneler misali yüreğimizde en aziz olan Yasinlerimizi, İsmaillerimizi, Meryemlerimizi adamaya hazır mıyız?
Belki dil ile bunu çok rahat bir şekilde telaffuz edebiliriz:
“Canım, malım, evlâd-u iyalim, hepsi Allah ve Resulüne feda olsun!”
Fakat iş icraata gelince…
Maalesef çoğu zaman nefsimize yenik düşüyoruz.
İnanın, bu satırları yazarken utanıyorum.
Çünkü onlar bu acıyı yaşadılar, biz ise sadece yazıyoruz.
Onlar canlarını ortaya koydular, biz kelimelerimizi…
Onlar en azizlerini adadılar, biz ise çoğu zaman en azizlerimize kıyamıyoruz.
Oysa şehadet, hiçbir cümle ile tarif edilemeyecek kadar muazzam bir makamdır.
Onlar yaşadılar.
En azizlerini adadılar.
Adandılar.
Ve en güzel makamlara terfi edildiler.
Bizim gibi acizler ise bazen bu işin yalnızca edebiyatını yapıyoruz.
Ne acı…
Bazı şeyler anlatılmaz.
Yaşanır.
İşte şehadet de tam olarak böyle bir şeydir.
Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsa, bütün insanlar, cinler ve melekler kâtip olsalar, yine de şehadetin o eşsiz güzelliğini bütünüyle yazmaya aciz kalırlardı.
Zira öyle olmasaydı, iki cihan güneşi şöyle ferman buyurur muydu?
“Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, hiçbir seriyyeden geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allah yolunda şehit olmak, sonra diriltilip tekrar şehit olmak, yine diriltilip tekrar şehit olmak isterdim.” (Buhârî, Îman 26; Müslim, İmâre 103, 107)
En yüce Makam-ı Mahmud sahibi olan Allah’ın Habibi dahi şehadeti bu denli arzulamışsa, bu söz üzerine söz söylenmez.
Yasin ve arkadaşları üzerine belki sayısız makaleler yazıldı.
Şiirler yazıldı.
Naatlar yazıldı.
Ağıtlar yakıldı.
Fakat bütün bunların arasında onların kurban olduğu davayı kaçımız gerçekten anladı?
İşte asıl mesele burada…
Onlar bu davanın ne kadar aziz ne kadar kıymetli olduğunu canlarıyla ispatladılar.
Fakat biz onları hakkıyla anlayamadık.
Belki anladığımızı zannederek yaşadık bugüne kadar.
Oysa onlar bizlere çok şey bırakarak gittiler.
Fakat bizler, o aziz şehitlerin mirasına hakkıyla sahip çıkamadık.
Dünya ve dünyalık miras için kardeş kardeşi kahpece sırtından vurabilirken, bizler şehitlerin mirasına azı dişlerimizle sarılamadık.
Çünkü dünya bizi sardı.
Sardıkça sarhoş olduk.
Dünyanın zevk-u sefasına daldıkça asıl gayemizi unuttuk.
Avare avare yeryüzünde dolaşıp davetçi kimliğimizi unuttuk.
Seküler düşünce bizi de esir aldı maalesef.
Evlerimiz lüksleştikçe gönül dünyamız fakirleşti.
İslam’ın edebiyatını çok yaptık.
Yazdık.
Çizdik.
Okuduk.
Konuştuk.
Fakat gönüllerimizde bulunan iman, izan, edep, haya ve saygıyı gün geçtikçe kaybettik.
Ve daha da kötüsü…
Bunu “modern İslam” diye adlandırmaya başladık.
Peki, İslam’ın modası geçer mi?
Hani İslam evrensel bir dindi?
Gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün çağlara hitap eden mükemmel bir din değil miydi?
Ne oldu şimdi bize?
“O zamanda öyleydi, bu zaman böyle…” demeye başladık.
Adeta her birimiz bir âlim olduk.
Çok kolay bir şekilde kendimize fetva çıkarıp nefsimize göre hareket etmeye başladık.
Peki, şöyle bir geçmişe gidelim…
Kaçımız değişim ve dönüşüme uğramadan, ilk günkü gibi, davaya olan bağlılığımızı ispatlayabiliriz?
Maalesef dünya ve dünyalıklar bizi çok değiştirdi.
Biz kendimizi ilk günkü gibi zannetsek de öyle değiliz.
Belki çoğumuzun örtüsü değişti.
Yaşam tarzı değişti.
Amelleri değişti.
Yaptığı tebliğ değişti.
Fakat nefis ve şeytan çoğumuzu sürekli geçmişte yaptıklarımızla oyalayıp duruyor.
“Sen yeterince yaptın…”
“Şimdi gençler yapsın…”
“Artık yaşlandın…”
Peki soruyorum size:
Neden dünya ve dünyalıklar için bir türlü yaşlanmayan nefsimiz, Allah yolunda çalışmaya ve tebliğe gelince birden yaşlılık moduna giriyor?
İşte bu da şeytanın sağdan yanaşmasıdır.
Bizi en zayıf cephemizden vurup ahir ömrümüzü boş bir dünya uğruna heba etmek istiyor.
Oysa ömür, insanın elindeki en kıymetli emanettir.
Ve insan, hangi yaşta olursa olsun, Rabbine vereceği hesabın sorumluluğundan azade değildir.
Şehitler bize yalnızca ölümü değil, nasıl yaşanması gerektiğini de öğrettiler.
Onlar bize yalnızca şehadeti değil, şahitliği de miras bıraktılar.
Onlar toprağa düştüler.
Bizim ise ayağa kalkmamız gerekiyor.
Onlar kanlarıyla bir yol çizdiler.
Bizim o yolda yürümemiz gerekiyor.
Onlar emanetlerini teslim ettiler.
Bizim emanete sahip çıkmamız gerekiyor.
Çünkü şehitlerin kanı, toprağın altında sessizce bekleyen bir hatıra değildir.
O kan, ümmetin vicdanında yankılanan bir çağrıdır.
Bir diriliş çağrısı…
Bir uyanış çağrısı…
Bir “Neredesiniz?” çağrısı…
Ve belki bugün bize düşen en ağır soru da budur:
Yasinler şehit olurken biz neredeydik?
Daha da önemlisi:
Yasinlerin ardından biz ne yaptık?
Onları yalnızca andık mı?
Yoksa onların davasını yaşattık mı?
Fotoğraflarını paylaşıp birkaç cümle yazmakla mı yetindik?
Yoksa onların uğruna can verdikleri hakikati hayatımızın merkezine mi aldık?
İşte insanın kendisiyle yüzleşmesi gereken yer tam da burasıdır.
Çünkü şehitleri sevmek kolaydır.
Şehitleri anmak kolaydır.
Şehitler üzerine yazmak da kolaydır.
Zor olan, şehitlerin yürüdüğü yolda yürümektir.
Zor olan, onların taşıdığı yükü omuzlamaktır.
Zor olan, dünyanın bütün cazibesine rağmen davaya sadık kalmaktır.
Zor olan, nefsin “rahat et” dediği yerde “Rabbim benden ne istiyor?” diyebilmektir.
İşte şimdi sıra bizde…
Yasinlerin ardından gözyaşı dökmekten öte, onların bıraktığı emanete sahip çıkma vaktidir.
Onları anmaktan öte, onları anlamanın vaktidir.
Onların ardından ağıt yakmaktan öte, onların açtığı yolda yürüyebilmenin vaktidir.
Belki biz şehit olamayız.
Belki onların ulaştığı o yüce makama erişemeyiz.
Ama şehit gibi yaşayabiliriz.
Ömrümüzü Allah’ın rızasına adayabiliriz.
Evlatlarımızı Allah’ın yolunda güzel birer insan olarak yetiştirebiliriz.
Malımızı, zamanımızı, kalemimizi, dilimizi, emeğimizi hakikatin hizmetine sunabiliriz.
Ve Rabbimize şöyle diyebiliriz:
“Allah’ım! Bize de onların emanetine sahip çıkacak bir ömür nasip et.”
Rabbim bizleri ve nesillerimizi nefsin ve şeytanın şerrinden muhafaza eylesin.
Bizleri dünya ile sarhoş olup ahireti unutanlardan değil; dünyayı elinde, ahireti kalbinde taşıyanlardan eylesin.
Bizlere Yasinlerin, Hasanların, Hüseyinlerin emanetine sahip çıkmayı nasip eylesin.
Onların kanını, bizim ruhlarımızda yeniden dirilişe vesile kılsın.
Toprağa düşen o mübarek tohumları, İslam’ın baharında yeniden yeşertsin.
Ve bizlere…
Şehit gibi yaşamayı, şehitleri hakkıyla anlamayı, şehitlerin emanetine sahip çıkmayı ve şehadetle en güzel hâl üzere Rabbimize kavuşmayı nasip eylesin.
Âmin…
Ah Ekim…
Sen toprağa yalnızca fidanlar değil, yüreklerimize de bir dava ektin.
Şimdi bize düşen…
O tohumu kurutmamak.
O emaneti unutmamak.
O davayı terk etmemek.
Ve toprağın bağrında uyuyan şehitlerimize, hayatımızla cevap vermektir.
Çünkü onlar sustular…
Şimdi sıra bizde, konuşmakta.
Onlar yürüdüler…
Şimdi sıra bizde, yürümekte.
Onlar canlarını verdiler…
Şimdi sıra bizde, hayatımızı adamaktadır.
Ve onlar şehit oldular…
Şimdi sıra bizde, şahit olmaktadır.
Esma AKBALIK