Doğadaki hemen hemen tüm hayvanların hayatta kalabilmeleri ve nesillerini devam ettirebilmeleri için ihtiyaçları olan teçhizatlarla donatıldığını müşahede etmekteyiz. Kendilerini yazın sıcaktan kışın soğuktan koruyan kürkleri, avlarını yakalayabilmeleri için keskin pençeleri, rahat çiğneyebilmeleri için sivri dişleri vardır. Aynı zamanda kimisi derisinin rengiyle, kimisi bıraktığı kokuyla, kimisi de sahip olduğu zehirle kendisini av olmaktan korumaktadır.
Bu manada insan, mahlukat içerisinde sayısız ihtiyaçlara mebni, bedenen zayıf, aciz ve bir o kadar da korunmasız bir şekilde yaratılmıştır. Bedensel zayıflıkları bir yana bir de zihnindeki çalkantılarla uğraşmakta, nefis ve şeytanla devamlı surette çekişme halindedir. Geçmiş takıntıları, gelecek kaygıları da yine insana has bazı özelliklerdir.
Tüm bu eksiklik ve zayıflıklara rağmen, varlık alemi içerisinde eşrefi mahlukat makamına getirilen yine insandır. Şayet insan kendi değerini eşrefi mahlukat sıfatı üzerinden tanımlarsa, kendi acizliğinin farkına varıp yaratılmışların en şereflisi sıfatını kendisine yakıştıran Rabbine teslim olmayı seçerse, o zaman imandan neşet eden asil bir özgüvene ulaşır. Aksi halde zayıflık ve acizlikle kuşatılmış bir kişiliğin üstüne bina edilmiş içi boş bir özgüvenle sadece kendi kendini kandırmaya çalışır.
Özgüven; “yüreklilik, cesaret” veya kişinin kendine güvenme duygusu olarak tanımlanır.
Modern psikolojiye göre, sağlam bir özgüvene sahip bir kişi kendisine yönelik iyi, olumlu duygular geliştirmesi sonucu kendini iyi hisseder. Bu iyi hissetme sonucunda kendisiyle ve çevresindeki kişilerle barışık olur.
Özgüven; yüksek-düşük özgüven şeklinde olumlu veya olumsuz olabilir.
Şayet kişide imana dayanmayan yüksek bir özgüven bulunursa bu durumda kişi narsistik özellikler göstermeye başlar. Kendisini herkesten üstün ve ulaşılmaz görür. Herkesi aşağılar, gücü yettiğine zulmeder.
Tam tersi olarak Allah’ın kendisine verdiği değerin farkında olmayan, özgüveni düşük kişi ise insanlar içerisinde silik ve pasif bir kişiliğe dönüşür. Özgüveni düştükçe kendini toplumdan daha fazla soyutlar. İnsanlardan uzaklaşarak yalnızlaşır. Depresif ve melankolik bir ruh haline bürünür.
Özgüven; iç ve dış özgüven olarak da ikiye ayrılmaktadır. İç özgüven, kişinin kendisiyle ilgili hissettiği memnuniyet ve kendi potansiyeline olan inancı, dış özgüven ise kişinin dışarıya verdiği görüntü ve aynı zamanda insanlarla olan iletişiminde farklı duygularını ifade edebilme becerisidir.
Özgüven ile ilgili bu tanımlamalardan sonra bir de “teslimiyet” kavramına bakalım:
Teslimiyet; kişinin kendi iradesini ve dâhi sahip olduğu her şeyi, alemlerin sahibine isnat etmesi, takdir ve kuvvetin asıl sahibine dayanmasıdır.
Teslimiyet; her şeyi yaratan, yöneten, şekil veren, düzenleyen, ihtiyaçlarını gideren, rızkını eksiksiz veren, her an şah damarından yakın olan bir İlah’a boyun eğmek ve teslim olmaktır.
Teslimiyet; aczinin farkında olmak, zayıflığını kabul etmek ve gücünü aşan her şeyde Allah’a sığınmaktır.
Teslimiyet; Allah’u Teâlâ’nın (Celle Celaluhu) isim ve sıfatlarına olan tahkiki imandan kaynaklanan bir teslim olma halidir.
Kuran-ı Kerim’de peygamber kıssaları üzerinden birçok teslimiyet örneği canlı birer tablo olarak karşımıza çıkmaktadır.
Örneğin; hayatının başından sonuna kadar bir teslimiyet abidesi olan Hazreti İbrahim bu anlamda bizlere çokça dersler vermektedir. Bu derslerin içerisinde en çarpıcı olanı elbette ki ateşe atılma hadisesidir.
Normal şartlarda fizik kurallarına göre ateşin muhakkak surette yaktığını biliyoruz. Fakat Hazreti İbrahim bizlere Allah’a hakiki manada teslim olan kişiyi ateşin bile yakmayacağını öğretiyor.
Aynı şekilde Hazreti Musa kavmiyle birlikte Kızıl Deniz’in kıyısına geldiğinde artık kaçacak bir yerleri olmadığı ortadaydı. Ya Firavun’a teslim olacaklar yahut denizde boğulacaklardı. Hazreti Musa bizlere gerçek teslimiyet sayesinde denizin ikiye yarılıp inananlar için bir yola dönüşeceğini öğretiyor.
Yine Hazreti Hacer Allah’a teslim olmuş bir kadının kundaktaki bebeğiyle ıssız bir vadide dahi sahipsiz olmayacağını, onu gözeten, koruyan Rabbine güveni sayesinde ayaklarının altından suların fışkıracağını öğretiyor.
Elbette Hazreti Yusuf’u da unutmamak gerekir. Hazreti Yusuf, Mısır’ın en zengin ve güçlü kadınlarının fitnesinden Allah’a sığınarak zindana girmeyi tercih etti. Zindanda geçen yılların ardından gerçek teslimiyetin insanı kölelikten vezirliğe yükseltebileceğini öğretiyor.
Babası Hazreti Yakup bizlere otuz beş yıllık hasretin ardından hakiki manada teslimiyetin Yusuf’a kavuşma vesilesi olduğunu öğretiyor.
İffetiyle şan bulan Hazreti Meryem’in, namusuna kara çalanlara karşı Allah’a sığınarak teslim oluşu sayesinde, kundaktaki bir bebeğin dahi konuşabileceğini öğretiyor.
Evet, Kur’an-ı Hakim’de anlatılan vuku bulmuş tüm mucizeler birer teslimiyet eseridir.
Üstad Bediüzzaman’ın da Sözler kitabında buyurduğu gibi:
“Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.
...İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saâdet-i dâreyni iktizâ eder.” (Sözler, 23. Söz)
Nitekim; tam bir teslimiyetle kâinatın sahibine güven duyan kişi ancak gerçek bir mümin vasfı elde edebilir. Gerçek bir mümin ise kendinden emin olan, bununla beraber başkalarının da kendisinden emin olduğu kişidir.
Dolayısıyla; ancak ve ancak Allah’a iman ve teslimiyet kişiye gerçek manada bir özgüven kazandırabilir. Bu özgüvenin kişiye verdiği huzur ve tatminlik hissi paha biçilemez.
Elhasıl-ı kelam, hem dünyada hem ahirette selamete ulaştıracak olan teslimiyeti kazanma çabası içerisinde olmak elzemdir.
Vesselam…
Seher Toprak