Hiçbir hayrı, iyiliği, şükrü, teşekkürü küçük görmeyip karşılığını fazlasıyla veren Eş-Şekûr olan Allah’a hamd, sevgi kaynaklı hesapsız ibadetin süslediği hayatıyla önderimiz, rehberimiz, Peygamber Efendimize salât ve selam olsun. Şükrün en üst derecesini belaya karşı göstererek bizi kendilerine şahit kılan Gazze’ye selam olsun.
Tüm mesele şükredebilmekmiş. Bunun için de haddini bilmek gerekirmiş. Diğer türlüsü cehennemmiş. Nereden mi vardım bu kanıya? Kendi yaşamım ve şahit olduğum hayatlar bana bunu ayan beyan gösterdi. Başka bir mesele daha varmış. Şekûr esmasının yazdırılması başlı başına bir nimetmiş. Her şey O’na ait, sen koca bir hiçmişsin. Eş-Şekûr olan ilahımdan teşekkür dolu bir ömür duasıyla başlayalım o halde.
İyiliği daha büyük bir iyilikle karşılayan Rabbimiz kendisine iyilik yapılmasından uzaktır. İyiliğin miktarına değil niteliğine bakandır O. Kullarının ibadetlerine ve salih amellerine “görevlerini yapıyorlar, faydası onlara” diye bakmayıp bunu yeni bir lütuf vesilesi yaparak kat kat karşılığını verendir. Güzelliklerin ve nimetlerin sahibi, kendisine iyilik yapılamayan iken teşekkürü “Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur, Halim’dir.” (Teğabun Suresi, 17. Ayet) şeklinde karşılaması dikkatlerden kaçmaması gereken bir konudur. Yarattıklarının sonsuz gereksinimlerini temin eden, ihtiyaçsız, sonsuz bir kudret, sınırsız bir ilim sahibi olan O’dur zira. Varlığın ihtiyaçları yağmurun yağması, gece ve gündüzün düzeni, topraktan bitkilerin çıkması, peygamberlerin gönderilmesi… Tüm bu nimetleri görmezden gelmeyip hayatlarına ona göre yön verenler şükredenlerdir.
Varlığın yaradılış gayesine uygun davranması, görevini yerine getirmesi şükürdür. Gözün görmesi, yazın sıcaklığın artması, kışın soğuğun artması şükürdür örneğin. Varlık alemi içerisinde iradesiyle gerçekleşecek şükrü ancak insan yapar ve bunu yapmaması onun ikliminin, fıtratının bozulmasıdır. İradesini Rabbinin iradesine teslim edecek kadar güvenerek yapabilir bunu.
Baktı mı gören bir yaşamda nimetlere olan ihtiyaç fark edilir ilkin. Muhtaç olma durumunun harekete geçirdiği yürekler tüm nimetin doğrudan Eş-Şekûr’dan geldiğini görmekte zorlanmazlar. Verilenlerin kıymetini takdir ettikleri an, en büyük nimet olan iman ve İslam’a doğru çoktan yol almışlardır. Bunun meyvesi olan şükredebilen bir dilin, kalbin ve davranışların güzelleştirdiği yaşamlarıyla bir kez daha ödüllendirilmişlerdir. Sonu gelmeyen bu ödüllerin dereceleri yok mudur peki?
Nimeti verene itiraz etmeyip azını çok bilmek, vasıtalara teşekkür etmek, şükredebilmenin ilahi bir lütuf olduğunu fark etmek, kusurunun örtündüğünü görmek, şükürdeki kusurunu anlamak, nimetin fazlalığından mahcup olma ve belaya şükür gibi dereceleri vardır şükrün. Nitekim Hazreti Davud’un “Allah’ım her ne yaparsam sana şükretmiş olamam, zira şükür vasıtalarını da veren Sensin.” mealindeki sözleriyle ifade ettiği farkındalığının gerçek bir teşekkürü barındırdığını ifade eder ilim ehli. Böyle görebilmek, hissedebilmek, yaşayabilmek için işe kavramlardan başlanmalı. Nimetin ve belanın bizdeki karşılığı nedir örneğin, bunu sorgulamak gerek?
Allah’a (Celle Celaluhu) ve ahiret saadetine ulaştıran iman ve güzel ahlak mutlak nimet iken uzaklaştıran mutlak beladır. Zenginlik, ümit, sağlık değişken nimetler iken fakirlik, hastalık, korku değişken belalardır. İman ve güzel ahlak dışındaki her şey kişinin tepkisine göre bela veya nimet olabilir.
Kur’an- Kerim’de 4 yerde geçen Şekur esması, 3’ünde Gafur esmasıyla diğerinde Halim esmasıyla birlikte geçer. Şükürsüzlüğü hemen cezalandırmayıp bağışlamasının dahi başlı başına şükür gerektirdiğini göstermez mi bizlere? Sayılı günlere karşılık sonsuz cenneti vaad etmesi aza çok verdiğinin kanıtı değil midir? Günümüzün rüyası değil midir az çalışıp çok kazanmak? Cennet ehlinin cennete yerleştiğinde günahlarını örttüğünden Gafur, az iyiliklerine çok karşılık verdiğinden Şekûr esmasıyla ilahlarını övdüğünü haber verir bize Fatır sûresi 34 ve 35. ayeti kerimeler.
Şükür iyiliğe karşı iyilik sahibine övgü iken hamd ortada bir iyilik olmaksızın sahip olduğu niteliklerle O’nu övmektir. Nimet şükürde ön plandayken, nimetlerin sahibi olan zat ön plandadır hamd etmede. Nimetinden dolayı Allah’a (Celle Celaluhu) şükredilir, zatından dolayı hamd edilir.
Şükür ve şuur biri diğerini doğuran iki ayrı durumken ikisi de duygu bazlı olup yerleri kalptir. Belli bir şuurun sonucu oluşan şükürle duygular güçlenir ve bu durum kişiyi harekete geçirir. Kalp Samed’in aynası olup koca kâinat O’nun küçücük bir muhabbet tecellisinin yanında hiç kalır. “Şükreden bir kul olmayayım mı?” derken Peygamber Efendimiz sevgiden kaynaklı hesapsız bir ibadetin haberini vermektedir bizlere. İradesiyle, isteğiyle böyle teşekkür etmeyi seçmeyen de Allah’ın (Celle Celaluhu) kendine yüklediği fıtri kanunları yaparken bilinçsizce şükreder, istemeyerek gelir esasında. Ancak bu şükrü şuur desteklemediğinden gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanın kalbine ve aklına gelmeyen cennet tecellisinden mahrum bırakır kişi kendini.
Eş-Şekûr şükredilen şeyi kat kat arttırır, nimeti nimete sonsuz cömertliğiyle ekler. Verdiğimizle sevinene daha fazla verme isteğimizin olması da bunu gösterir. Şükredenin kendisini, kapasitesini arttırması ile daha bu dünyadayken manevi bir cenneti, tersi durumda ise cehennemi yaşatması da oldukça önemlidir. Şükür ve nankörlük daha burada kendini fark ettirir zira. “…Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir.” (Neml Suresi, 40. Ayet)
Eş-Şekûr esmasını yüreğine işleyenler nankörlükten ve nimeti küçümsemekten sakınır, nimetten hevesine göre değil, Allah’ın (Celle Celaluhu) rızasına göre faydalanır. İnsan ruhunun tatmin olabileceği tek gerçek yol budur. Kusuruna rağmen kendisine verilenlere bakınca nasıl şükredeceğini bilemeyip iyilik fırsatlarını kaçırmamaya çalışır, toplumda iyiliksever olarak kabul edilir. Tüm nimetleri Allah (Celle Celaluhu) için sever, bunları Allah’a ulaşmak için kullanır. Böyle davranınca ne mi olur?
Nafilelerle O’na yönelenlerin idrakini, basiretini arttırıp hakkı anlayıp işitip gören bir hal ikram edilir ona yaratıcısı tarafından. Allah (Celle Celaluhu) için güzellikleri gören bir göze, seslerdeki rahmet inceliklerini hisseden bir kulağa, kokulardaki merhameti zevk eden bir buruna, rızıklardaki şefkat latifelerini tadan bir dile sahip olur. Aklın tefekkür etme isteğine, kalbin ilahi aşkı arzulamasına marifetullah ve muhabbetullah ile karşılık verilmiştir. Aksi tercihlerde ne mi olur?
Kendisine yapılan iyiliği unutup üzerini örttüğünden gerçek anlamda kendisine ve çevresine iyiliği dokunmayan nankör bir birey olarak devam ettirir yaşamını. Gönlünde şükür rüzgârlarını estirecek olanı görecek bir gözden, hissedecek bir kalpten, bunu dile getirecek bir dilden, paylaşacak bir yürekten kendini mahrum edip dar gönüllülükle cezalandırır. Peki elindekilerle ne yapmalı insan?
Mal varlığını sadece kendi kazancı olarak görmesi zenginin zalimliğinin başladığı yerdir. Zenginliğin şükrü onu Allah (Celle Celaluhu) yolunda verebilmek yani infakla olur. Bilgenin cahilliği aklı ve bilgiyi var edeni unutmasıdır. Bilginin şükrü ancak Allah (Celle Celaluhu) için öğretmekle olur. Güçlü kendisini güçlü kılana kayıtsız kalırsa adalet ayaklar altına alınır. Gücün şükrü zayıfı korumakla olur. Tüm bunların açıldığı kapı imandır. İmanın şükrü ibadet etmekle olur.
“Ya Şekûr, teşekkür etmeyi unutanları da nimetlere boğan, az bir teşekkürü kat kat teşekkür etmiş gibi seven Sen’sin. Dilimize şükrün lezzetini, kalbimize Sana minnettarlığın tadını tattır. Bencillerin ve nankörlerin içini kemiren doyumsuzlukla bizi cezalandırma. Sana olan sonsuz ihtiyacımızı hissetmekle bizi zengin kıl. Allah’ım! Nimetinin yok olmasından, verdiğin afiyetin bozulmasından, ansızın cezalandırmandan ve öfkene sebep olan her şeyden Sana sığınırım. Şanlı bir zaferle Gazze ve diğer mazlumlar üzerinde esmanı tecelli ettir.” (Amin)
Güler Ekmen