Allah'ın adıyla...
Allah bize vekildir diyoruz bazen. İşimi O’na (Celle Celaluhu) bıraktım diyoruz. Bazen bir para meselesi yüzünden bazen ise gönül... Bazen kırılan kalbimiz için bazen ise nicelerin kalbini onarmak için... Elimizden geleni yaptığımızı düşündükten sonra mühim işimizi, ezeli ve ebedi mutlak hükümdara bıraktığımızı zannediyoruz. Bazen senelerimizi verdiğimiz atama haberine kavuşmak oluyor böylesine mühim işimiz bazen ise bitmek bilmeyen ailevi problemlerimiz. Velhasıl-ı kelam. Örnekler çoğalır elbet ancak bunlar değildir ulaşacağımız nihayet.
Rab Teâlâ (Celle Celaluhu), cennete giden yolda kullanmamız için öylesine şifreler, hazineler bahsetmiş ki bize, aslında farkında dahi değiliz. Bu şifreleri bahşettiği gibi ilan da etmiş bizlere sevaplarını ve faydalarını bilhassa. Öyle ki gönderdiği Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tek tek izah etmiş mübarek lafızları ve muhteşem beyanıyla. Öyle ki Rab Teâlâ’nın (Celle Celaluhu) hak kitabındadır bu mukaddes hazineler, hepsi işlenmiş Levh-i Mahfuz'a.
Bu hazineleri bizler de rahmet, bereket, nur olsun diye zikredelim o hâlde kendi satırlarımızda. Elhamdulillah, Hasbunallah, Tevekkeltu Alâllah… Aşinayız aslında her bir zikre, tanıyoruz, biliyoruz bu lafızları. Bazen namazlardan sonra okuyoruz bazen ağladığımızda bazen susup kaldığımızda. Bazen yüreğimiz sevinçten çatlayacak gibi olduğunda haykırıyoruz içtenlikle Elhamdulillah. Bazen dilimizden dökülen sözün takati kalmıyor, acıtıyor boğazımıza oturan düğüm, görüşümüzü perdeliyor rahatsız edici gözyaşı ve biz fısıldıyoruz sadece Hasbunallah.
Belirli bir süre için misafir olduğumuz şu geniş yeryüzünde birçok olay ve meselelerle karşılaşıyoruz her gün. Doğduğumuz zamanlarda kendi ihtiyaçlarımızı bile gideremezken seneler sonra büyüyor ve pek çok şeyi başarıyor, kazançlar elde ediyor, mesafeler kat ediyoruz. Aciz bir bebekken artık işini gören, kimseye muhtaç olmayan, çalışan, ekmeğini taştan çıkaran kimseler oluveriyoruz. Apaçık bir bitiş çizgisine doğru son sürat koşarken sonumuz yokmuş gibi yaşıyoruz, ölmeyecekmişiz gibi biriktiriyoruz, nefesimiz tükenmeyecekmiş gibi çabalıyoruz.
Günlerimiz bitmeyen telaşlarla, eksik kalan sorumluluklarla yahut tam tersi israfa kaçan sözde feragatlerle geçiyor. Bazen en gerekli vazifelerimizi bile bizim için aldatıcı olan nice sahte mühim(!) vazifelere tercih ediyoruz. Bazen de ebedi saadetimiz için elzem olan hakiki sorumluluklarımızı küçümsüyor, bizi Sırat’tan geçirecek nadide cevherleri görmezden geliyoruz. İşin ilginç yanı şu ki zikredilen tüm bu durumları imanlı bir kalp ve ibadet eden kullar olarak yaşıyoruz.
Mürekkeplerin yetmeyeceği kadar satırlar yazılabilir insanın bin bir şekilde sürdürdüğü hayat sayfaları üzerine ancak Kuran’dan bir mesajla özüne indirelim bütün kelime kalabalıklarını. “Dünya hayatı aldatıcı şeylerden ibarettir.” (Ali İmran Suresi, 185. Ayet) diye buyuruyor Rab Teâlâ (Celle Celaluhu). Zaten bildiğimiz bu hakikat üzerine bir kez daha hatırlatmayalım mı nefsimize, birbirimize? Bu hayat bir aldatmadır, aldanmayalım. Rabbimiz bizi uyarıyor, dünyanın geçici zevklerine kanmayalım. Bize gönderdiği hakikat işaretlerini, hazinelerini hatırlayalım.
O Allah (Celle Celaluhu) hem mukaddes kelamıyla hem mübarek elçisiyle bize ulaştırıyor rahmet ve şefkat lafızlarını. Rahman olan Allah’ın (Celle Celaluhu) adına ve aşkına uyuşan vicdanlarımızı uyandıralım. Farkında değil miyiz ki dünyada misafiriz o hâlde nedir bu kavgamız, bitmeyen hırsımız? Rabbi Rahim’in (Celle Celaluhu) adına ve aşkına kör olan aklımızı, zihnimizi dünyanın, nefsin ve şeytanın karanlıklarından kurtaralım.
Bilmiyor muyuz ki Allah her şeyin sahibidir, her şeye gücü yetendir? O hâlde nedendir hakkını veremediğimiz, Hasbunallah deyişlerimiz? Nedendir “Allah’ım seni vekil kıldım” diyerek farkında olmadan (hâşâ) vekilden bağımsız endişelerimiz, üzüntülerimiz? Biz dünyanın imtihan olduğuna iman etmişiz. O hâlde dünyalık hiçbir şey bize ait değildir. Bırakın malı, mülkü, şanı, şöhreti; canımız şu alıp verdiğimiz nefes bile bize emanettir. O zaman nedendir kendimizi dünya için mahvedişlerimiz?
Hiç kimsenin hak iddia edemeyeceği bedenimize bakalım. Üzerinde nasıl bir hükmümüz var, neye sözümüz geçiyor bedenimizde? Kalbimizin atan sesi bizim emrimizle mi atıyor? Her zerremize dolan her an yenilenen kanımız bizim tercihlerimizle mi damarlarımızda ilerliyor? Tek tükürük damlası bile nefesimizi kesmeye yetecek iken biz nelerin sahibi olmaya çalışıyor, bizim olmayan nelerin peşine düşüyoruz? Dökülen saçlarımız, kırılan tırnaklarımız, yaşlanan cildimiz üzerinde bile hiçbir hükmümüz yokken fazlaca büyüklenmiyor muyuz? Bedenimiz bile sadece tek bir emre hizmet edip, durduğu yeri bilirken biz neler için boyumuzu aşıyor, kendimize zulmediyoruz?
Dünyanın yolcusuyuz, bedenimizin emanetçisi. Kararlarımızın sorumlusuyuz, dualarımızınsa sahibi. Hiçbir şey bize ait olmasa bile dualarımız bizim olsun çünkü onları duyan bize yeter. En başta zikrettik ya mühim işlerimiz, bitmeyen problemlerimiz oluyor şu geçici, aldatıcı dünyada. Çabalıyoruz, gayret ediyoruz bazen gecemizi gündüze katıyoruz nice şeyler için. Olmuyor diyoruz ağlıyoruz, bunalıyoruz. Neden ben diyoruz, boğuluyoruz. Nefes alamıyoruz bazen imtihan bu ya. Boğazımızı sıkıyor sorunlarımız, dertlerimiz.
Hasbunallah diyoruz ama diyen sadece dilimiz. Tevekkeltu Alallah diyoruz ama hâlâ kanıyor içimiz, ciğerimiz. “Ol” dediğinde dediğini olduran bir Rabbi kendimize vekil kıldıktan sonra yakışır mı yüreğimize endişe? Kalbimizde akan tek damla kana da gökyüzünde dönen gezegenlerin uydusuna da hükmeden Allah (Celle Celaluhu) bize yeter diyoruz; yakışır mı imanımıza umutsuzluk ve şüphe? Yetmez mi Allah (Celle Celaluhu) kuluna? Nefesine bile gücü yetmeyen aciz kul, kimi kılsın kendine vekil, şanı ve kudreti yüce Allah’tan (Celle Celaluhu) başka?
Elbet dertler boğacak insanı, yoracak bedeni, dünyadır bu. Hiç kimseye ait olmayan ve hiçbir değeri olmayan dünya. İnsan yalnızca bir yolcu ve öğrencidir ölünceye kadar. Zira o anda bile ölümü öğrenir. Hem bilelim ki bugünün acısı, beklentisi, umudu; yarının amini, iyikisi, tecrübesidir. Olduysa elhamdülillah, olmadıysa yine elhamdülillah. Hem yine bilelim ki kişi kendine vekil olarak Allah’ı (Celle Celaluhu) seçtikten sonra, bahşedilen hazineyi kullanmış, iş bitmiş, hüküm verilmiştir. Zira Allah’tır (Celle Celaluhu) kula yeten, kula vekil, destek olan, başka söze ne hacet. Allah (Celle Celaluhu) var ise gam yoktur, dert, keder yoktur. Allah (Celle Celaluhu) vardır, iyi ki vardır, o hâlde tek gereken sabır, şükür ve duadır elbet.
Mihrican ERDEN