Aile, toplumun en küçük birimidir. İlk defa gözümüzü açtığımız yuva; sevgi, güven, değer ve inançlarımızı öğrendiğimiz ilk okulumuzdur. Kişiliğimiz, ilk doğduğumuz evde şekillenirken, kalbimiz anne ve babamızın gölgesinde dil bulur. Doğduğumuz ev hem aynamız hem de sığınağımızdır.
Toplum ise aile kurumlarının bir araya gelerek oluşturduğu büyük bir bedendir. Ortak değerlerin, sorumlulukların, adalet ve merhametin hayata geçtiği canlı bir organizmadır. Can, namus, mal, düşünce ve nesil güvenliği ancak sağlıklı ailelerin bir araya gelmesiyle oluşur. Bu durum, toplumun içindeki bireyleri hem mutlu hem de huzurlu kılar. Herkes huzurlu olursa, toplumun bireyleri de onurlu olur.
Onur, kendimizi ve başkalarını Allah’ın verdiği değerle görmemiz; kişiliğimizi, inancımızı ve ahlakımızı koruyarak iffetli bir şekilde yaşamamızdır. Eğilmeden, küçülmeden, hakikatten ve doğruluktan taviz vermeden, elif gibi dimdik durabilmemizdir. Bizi izzetli yaşamaya iten, sorumluluk duygusuyla doğru hareket ettiren ve hak ile sabır üzerinde yaşatan O’dur. Bilinmesi gereken en önemli gerçek, kurumların kuralları olduğu, bireylerin de ahlakı olduğudur.
Kulluğumuzun ve Yaratan’ın (Celle Celaluhu) bize verdiği değerin farkındalığıyla sadece yaptıklarımızı değil, aklımızdan geçirdiklerimizi bile gözetmek; sözlerimizi söylerken hassasiyet göstermek ve davranışlarımızı yaparken hesap verme bilinciyle hareket etmek onurumuzdur. Onurunu yitiren insanlık, ümidini de yitirir. Aslında onur, imanla eşdeğerdir.
İman evinin temel taşları güven ve teslimiyettir. Güven ve teslimiyet harcıyla örülmeyen insanlık, temeli çürük, küçük bir sallantıda yıkılacak bir bina gibidir; her esen yelden etkilenip zayıf düşer. Toplum binası ise güvenip teslim olmuş, güvendiği ve teslim olduğu doğrular için hem yaşama hem de yaşatma gayreti gösteren bireylerden oluşur.
Bu noktada şu soru sorulabilir: Sağlıklı birey sağlıklı toplumdan mı, yoksa sağlıklı toplum sağlıklı bireylerden mi oluşur? Bu soru, “yumurta tavuktan mı, tavuk yumurtadan mı çıktı?” sorusunun bir başka biçimidir.
Bu soru, bizi sebep-sonuç ilişkisi üzerinde hakikati aramaya yöneltmelidir. Zira hayatta mutlu olabilmek ve bu mutluluğu kalıcı hâle getirmek için huzurlu olmaya ihtiyacımız vardır. Yumurta-tavuk sorusu, aslında aklın kendi sınırına çarpmasıdır. Döngünün dışına çıkamadığımızda bunalıma düşeriz. Ancak bu döngü biyolojik değil, varoluşsaldır.
Her aklı başında insan bilir ki, hiçbir şey kendi kendine gerçekleşmez. Bir döngü varsa, onu başlatan muhakkak vardır. Bir durum varsa, buna sebep olan ve şahit olan vardır. O halde sebep zinciri mutlaka bir “ilk başlatan” ile anlam kazanır; bugün bizim en temel sorunumuz anlam arayışıdır.
Anlamlandıramadığımızı hayatımıza ve eylemlerimize dahil edememek, bizi sürekli bu döngüde bırakır. Ne zaman ki bu anlam arayışında ilk başlatana bir isim verdik, onu tanıdık ve Yaratan’ın “O” olduğunu kabullendik, olayın seyri değişir. Sormamız gereken soru da budur: “Yaratan kimdir?” Vahyin dili gayet sadedir, “O, her şeyi bir ölçüyle yaratandır.” (Kamer Suresi, 49. Ayet)
O halde yumurta-tavuk meselesi, aynı yaratılış planımızın bir parçasıdır. Bizler, bu soruyu sorabilen tek varlığız; bu döngünün değil, bir emanetin içindeyiz. Bu durum, sadece aklımızı değil, kalbimizi de devreye sokmamızı gerektirir. Kalbe yatmayan bilgi, eyleme dönüşmez.
Emanet ve imtihan bilinci, bize hayatın bir sorumluluk alanı olduğunu hatırlatır. Her canlı, aslına rücu edecektir: Ruh Allah’a, beden toprağa, mal varislerine kalacaktır. “Benim” dediğimiz ne varsa, can bedenden çıktıktan sonra burada kalacaktır. Ölümün ardından ismimiz bile geriye kalmayacak; bedenlerimiz toprağa verilecektir. Belki de hayatın en gerçek yönü ölümdür.
Bize ait olmayan bedenleri kullanırken; aklımızın, kalbimizin ve nefesimizin birer emanet olduğunu bilmeliyiz. Duygu ve isteklerimiz, sınavlarımızdır. Öfke, hırs, sevgi ve kıskançlık, imtihanımızı ya zorlaştırır ya da kolaylaştırır, biz ise bu süreçte ya zelil ya da izzetli oluruz. Doğru yönetildiğinde olgunluğun ve merhametin temeli oluşur. Bu, sabır ve şükürle mümkündür. Zorluklar ve kayıplar, imtihan yolculuğunda bizi yücelten olgulardır. Emanete sahip çıkıp çıkmadığımız da bu süreçte ortaya çıkar.
Hayat, bir emaneti koruma ve imtihanı geçme yolculuğudur. Bu yolculukta bedenlerimiz, ailelerimiz ve toplumlarımız birer araçtır. Bu araçlara iyi bakmalı; davranışlarımızı, sözlerimizi ve düşüncelerimizi emaneti koruma ve sınavı geçme bilinciyle şekillendirmeliyiz.
Bu bilinç, bizde elif gibi dik durmayı, sürekli kıyamda olmayı ve kıyamda olmanın özgünlük ve özgürlükle birleşmesini sağlar. Özgürlük, sorumlulukla birliktedir ve bu bilinç hayatımızı anlamlı kılar. Kalbimiz, bu bilince göre yön alır; böylece güven duygusu oluşur. Bu güven, önce ailelere, sonra aileler aracılığıyla topluma yayılır.
Vesselam