Elif YüksekYazarlar

Bir bahar var içimizde bir yerlerde

Takvimler yeni bir yılın yeni bir ayını göstermeye hazırlanırken… Yine bir bahar yeni bir hüviyetiyle gelmişken… Bereket dalga dalga âleme yayılmışken… Ve bir ses ‘mayıs’ diye dalgalanmışken… Mıhlanmıştı düşünceleri. Kaskatı kesilmiş ama ısıtmıştı hisleri. “Oy can özüm oy, yine saldın beni ummanlara” deyiverdi. Düşleri yıllar evveline, Mayıs 2011’e uzanırken. Ve semaya uzanan merdiven, uçtan uca yeniden görünmüşken… Ne yapıp etmeli bunları dökmeliydi. Ya kâğıda, ya kulağa, ya gönle… Fark etmezdi, bir şekilde aksettirmeliydi. Yazmazsa ya da anlatmazsa ölecekti…

“Bir bahar var içimde. Baharlardan bir bahar… Bahardan daha bahar… Mis kokulu ve sapsarı çiçeklerin sarıp sarmaladığı… Dümdüz bir ovanın, her anını güzel ve özel kıldığı… Yeşili mi beyazı mı, alı mı sarısı mı? Hangisinin daha çok yer edindiğini bilemediğim, en çok hangisine vurulduğumu çözemediğim bir bahar… Ocakla başlayan ama mayısta şaha kalkan bir bahar… Evveli de ahiri de enfes kokan bir bahar… Sağı da solu da inşaya vesile, bereketli bir bahar… Göğümde çiçekler açan bir bahar.

Nazarımı manaya çeviren… İçimdeki putları deviren… Elimden mazbatamı düşüren… Bana haddimi bildiren bir bahar.” Dedi. Bir solukta harcadı sözcükleri. Bir çırpıda sıraladı hislerini. Geçen yıllara, değişen çehrelere, bambaşkalaşan olaylara rağmen hala fırından yeni çıkmış taze bir ekmeğin kokusu kadar iştah kabartıyordu duyguları. Ruhunun iştahını… Ardına bakmazsızın gidenlere, dönüp bakıp dudak bükenlere, kendine yepyeni bir yol çizenlere, yâdının en ücra köşelerinin tozunu dahi süpürenlere rağmen tazecikti hisleri. Sımsıcak bir pidenin sahur vaktine kattığı bereketin kokusu misali, bir başkalık katıyordu anılar.

Nasıl unutabilirdi ki! Nasıl hiçbir şey olmamış, yaşananlar yaşanmamış, bilekler bükülüp yumruklar sıkılmamış, tekbirler haykırılmamış, yeşil kuşlar kanatlanıp gökyüzüne doğru uçmamış gibi davranabilirdi? Her şey bir yana, o gül çehre al kanlara boyanıp ardında çisil çisil yağan yağmurla ‘ölümsüzlüğe’ uğurlanırken o kadar canlıydı ki. O canlılığı yitirmenin acısıyla kıvranmayı göze nasıl alabilirdi? Ruhunun kirini yıkayan, zihninin tozunu alan o yağmuru hiç yağmamış saymak mı? Bu delilik, bu nankörlük, bu nasipsizlik değil de neydi? O nur yüzlünün sakallarını kınalayan kandamlalarının, göklere yazdığı yazılar ve kalbine kazıdığı sırlar ve içinde açtığı bahar. Bunlar öyle bir kalemde silip atılacak türden değildi. Silip atsa, neleri yitireceğinin bilincindeydi.

Hem alt tarafı yedi yıl öncesine dayanan bir coşku, mayısa özgü bir sır değildi ki bu! On yıllar öncesine dayanıyordu bu duyguyla tanışıklığı. Kof düşüncelerin meydanda cirit attığı, ifrat ile tefridin kollarında nice genç dimağın can verdiği, şaha kalkmış duyguların sömürüldüğü, dünyalık zevklerin, paranın, makam ve mevkiin başköşeye alındığı türlü cemaatlerin peyda olup nicelerini furyasına aldığı bir dönemde ‘yeni yetme’liğinin en emin sığınağı olmuştu bu duygu! Asrısaadet kokan bu duygu… Huseyn’den yayılan bu duygu. Muhammedi olduğundan zerre kadar şüphe duymadığı ama adını bir türlü koyamadığı bu duygu!

“Özledim kokunu” dedi ansızın. “Ruhumu kanatlandırıp eşsiz güzellikte bir yerlere uçuran o kokuyu nerden buldun sen? Kim sıktı şakaklarına? O capcanlı bedenin mezara indirilirken, sakallarına düşen cemreden mi yayılıyordu yoksa? O cemre hangi baharın müjdesiydi, söyle? O gün bu gündür meftunuyum, biliyor musun? O gün bulduğum koca bir yitikti karşımda duran, anlıyor musun? Sen susuyordun ama fısıltılarınla arşı ala gürlüyordu! Sen öylece hareketsiz yatıyordun ama kıyamınla yerler titriyordu! Melekleri başına toplayacak nasıl bir kıyamdı o öyle! Ölümsüzlük şerbetini tadacak nasıl bir teslimiyetti o öyle! Ne yaptın da böyle bir ‘lütuf’a eriştin? Sonsuzluk ve özgürlük kokusunu üzerine ne sindirdi, Allah aşkına söyle!”

“Sus” dedi içinden bir ses.

“Sus da dinle!

Dinle de anla!

Anla ki konuşmakla olmadığını kavra!”

Gözlerinde canlanan küçük ve eski ama vakur bir evdi. Bir oda bir salondan müteşekkildi. Mutfak salona iliştirilmişti. Evin aksine büyüktü bahçesi. Ve yemyeşil ağaçlarla çevrelenmişti. Sıra sıra kavak ağaçları… Ortasında ekinler. Ve Muhammedi güller… Hep böyle güzel mi kokardı bu pespembe çiçekler?

“Bahçelerimizi yitirdik” dedi esefle. “Tefekkür gözlüklerimiz kırıldı bu nedenle. Evlerimiz büyüdü, konforu arttı ama bahçeden mahrum kaldık. Oradan göğe merdiven dayayamayalı yıllar oldu. Biz bunu kendimize nasıl ettik? Neden ettik?”

Sustu aniden. Susması icap ettiğini hatırlamıştı birden. Bahçede de hep susardı. Güller kokardı. Rüzgâr eserdi. Kuşlar öterdi. Yusufçuklar uçuşurdu etrafta. Ruhunun sesini ancak öyle duyardı. Ötelere ancak öyle kulak dayardı. İşte yaklaşan mayıs, tüm bunları tüm canlılığıyla havsalasına dayandırmıştı.

Bir milad olmuştu o bahar. Sapsarı o çiçekler… Dümdüz o ova… Göğe yükselen o beden… Nice güzelliklere kapı aralamış; nice sırları aydınlatmış; nice kavramları anlamlandırmıştı da neden geçmişte kalmıştı? Daha doğrusu neden geçmişte kalsındı?

Bahar diriliş olduğu kadar umud da değil midir? Baharda gezip tozmak gibi durup seyretmek de gerekmez mi? Bahar sevinç kadar hüznü de barındırmaz mı içinde? Bahar tazelerken olgunlaştırmaz mı aynı zamanda? Bahar kara kışların üstünü örterken koca çınarın yaprak dökümünü de haykırmaz mı bilahare?

“Çoğumuz yaprak dökümünde, hüzün gemisinde. Oysa bir bahar var içimizde, hiç bitmeyen ve eskimeyen. Bizi yeşertmek adına didinen… Mayısla gelir kimine, ekimle gider kimine! Ocakta yeşertir kimi gönülleri, temmuz sıcağında düşürür kimi cemreleri! Ne ehemmiyeti var ayın, zamanın? Mühim olan ona kapıları sonuna değin açmak, başköşeye buyur edip hürmette bulunmak değil mi? Mühim olan onu duymak, dinlemek, anlamak, kavramak ve kaybetmemek adına gerekirse bin takla atmak değil mi?

Evet, evet bir bahar var içimizde, bir yerlerde. Kimimiz henüz çok genç kimimiz yetmişindeysek de, fark etmez. Bahar bizim gönlümüzde! Gönlümüzün en namütenahi yerinde… Bazen bir şahadet, bazen bir hicret, bazen bir esaret iliştirir onu sinemize. Bazen bir rüya, bazen bir dokunuş, bazen bir vaaz hatırlatır bize. Fark edişimiz her ne sebepleyse de asıl olan ne derece benimsediğimiz değil midir?

O bahar bizi yenileyecektir. O bahar hüznümüzü bileyecektir. O bahar azmimizi besleyecektir. O bahar, baharımız olacak; nazarımızı dar-ı bekaya çevirecektir. Ve o içimizdeki baharın keşf-i mücerredi, en çok ahdimizi yerine getirmemiz için gereklidir!”

“Müminlerden öyle erler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler. Kimi adağını ödedi, kimi de beklemektedir. Onlar ahidlerini hiç değiştirmediler.” (Ahzab / 23)

Elif Yüksek | Nisanur Dergisi | 78. Sayı | Mayıs 201805

Yorum yap