Elif YüksekYazarlar

Kulluğun fevkinde şahsiyetler

Kadın, Allah Teâlâ’nın yarattığı iki cinsten biridir. Kadın insandır, evlattır, kardeştir, eştir, annedir. Genç kızdır, görümcedir, haladır, yenge/teyzedir. Olgun bir hanımefendi, yardımsever bir komşu, güngörmüş bir ninedir. Bunlardan biri/bir kaçı ya da hepsidir. Ancak hepsinden öte ‘kul’dur! Kulluğun fevkinde, kemal basamaklarını tırmanmakla yükümlüdür…

Evet, kadın evvela bir bireydir. Allah’ın kendisinden söz aldığı ruhuyla… Latif ve nazenin bir biçimde yarattığı bedeniyle… Zarif kıldığı dokunuşlarıyla… İnce düşünceleriyle… Hassas duygularıyla… Ve lütfettiği tüm güzellik/özellikleriyle hayat sahnesinde başrole taşıdığı kuludur. Onu dar-ı imtihana sınamaktan gayrı bir şey için göndermemiştir. Ne erkeğin can sıkıntısını gidermektir yaratılış hikmeti ne de beşik sallamak. Ne ev işlerini görmektir öncelikli görevi ne de nakış işlemek…

Hayat sahnesinde sınanma adına yerini alan kadın, kişiliğini keşfe çıkmadan ve şahsiyetini ihya etmeden alnının akıyla nasıl çıksın bu imtihandan? Sorular zor… Olaylar, üstesinden gelmesi direnç isteyen türden… Yol uzun ve zahmetli… Nefs, çetrefilli… Bir de ‘şeytan’ var! Akıl çelen… Türlü türlü telkin ve yöntemlerle yoldan çıkarmaya çalışan… Ve onun avaneleri ki; bunlar da bin değil, milyon çeşit. TV’si, AVM’si, sokağı, pazarı, parkı, okulu, hastanesi, pastanesi, kafesi/kahvehanesi, kampüsü… Hemen her yer ve mekânda bilerek ve bilmeyerek, kasten ya da gayriihtiyarî şeytani hizmetler sunanlar, şeytani fikirler aşılayanlar, şeytani hal ve tavırlar sergileyenler…

Hal, tam da böyleyken insanoğlu kendini nasıl korusun, nasıl savunsun; halifeliğe namzet kişiliğini tekâmüle nasıl erdirsin de ‘sır’ra vakıf olsun?

Hali pürmelâlimiz bu iken kadın kendini nasıl korusun, nasıl savunsun; kemal basamaklarını nasıl tırmansın birer birer? Nasıl eğilip bükülmeden dursun sistemin karşısında? Göz medeniyetine(!) nasıl bir dayanak ile karşı dursun? Hem okuyup hem gezip hem çalışıp hem kadınlık fonksiyonlarını yerine getirip hem de şahsiyetine yara, bere, toz, leke kondurmamayı nasıl becersin?

Bazen düşünüyorum da bizleri yaratan Rabbimizin merhametini ne kadar da çok göz ardı ediyoruz. Bizlere sunduğu güzellikleri nasıl da hafife alıyoruz. Esasında göz ardı ettiren ve hafife aldıran bir dış mihrak var, göremediğimiz. Belki de kabullenemediğimiz. Onu çözüp kabul ettiğimiz an her şey değişecek! Farkında bile olmadan adeta ’kul’ olduğumuz bu mihrak ve derin uzantılarının ifşası; şahsiyetimizin ihyası adına emin bir ilk adım olacak biiznillah…

“Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister, şehvetlerine uyanlar (kötü arzularının esiri olanlar) ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler.” (Nisâ /27) buyuran Rabbimiz, sonsuz merhamet sahibi halıkımız, tabibimizdir de!

“Herkes yaratılış ve mizacına göre hareket eder.” (İsrâ /84) Buyuran Rabbimizin, irademizi güçlü kılmamız için sunduğu emsalsiz reçetenin adı Kur’an’dır.

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki; orada olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun.” (Hac /46)  Buyuran Rabbimizin, dünya imtihanından alnımızın akıyla çıkmamız için sunduğu kılavuzun adı Kur’an’dır!

“Ey iman edenler! Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve sadıklarla birlikte olun.” (Tevbe /119) Buyuran Kur’an, bu emri ilahiyi kalplerimize taşırken şahsiyetimizi nasıl inşa edeceğimizin formülünü sunuyor.

Zira “Kalp insan davranışlarına etki eden önemli bir faktördür. Varlığımızda mevcut olan gönül, ruh ve idrak dünyamız olan kalp Allah’ın insanları yaratmış olduğu fıtrata uygundur; doğru, hayır ve güzel olan şeyleri kabul etmeye hazırdır. Fıtratı bozacak ve değiştirecek duygu ve düşünceler kalbe hâkim olduğu zaman, şeytanın vesveselerinin, nefsin heva ve arzularının, azgınlık ve dalaletin merkezi olur. Bu, din ve aklın kalbe hâkim olmadığı bir durumdur.” (Hatîb, el-İnsan fi’l-Kur’ân, s. 33)

Öyle ya Rabbimizin bizlere ‘en güzel örnek’ olarak tanıttığı sevgili Peygamberimizin şu incileri de bu minvalde değil mi?

“Vücutta bir et parçası vardır ki; o iyi olduğu zaman bütün vücut iyi olur, o bozulduğu zaman bütün vücut bozulur. Dikkatli olun o, kalptir.” (Buhârî, İman, 39)

“Dört çeşit kalp vardır: Mum gibi ışık veren/parlayan kalp, perdeyle örtülmüş kalp, ters çevrilmiş kalp, yüz çeviren kalp. Parlayan kalp, müminin kalbidir; onun ışığı nurudur. Örtülü kalp kâfirin kalbidir. Çevrilmiş kalp önce inanıp sonra inkâr eden münafığın kalbidir. Yüz çeviren kalp ise hem iman, hem de nifakın bulunduğu kalptir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, Kahire 1313, III, 17)

Parlayan bir kalbe sahip olmak! Mümin olmanın hem göstergesi hem sonucu… Bunu gönülden dilemeyen bir aklıselim kimse, düşünemiyorum. İnsani ilişkileri seyrinde, ahlaki olgunluğu yerinde, nitelikli bir insan olma yolunda ilerleyen herkesin ilk arzusu, bu olsa gerek! Tam da burada Mü’min Suresi 19. Ayetten bir ifadeyi paylaşmak gerek:

“Allah gözlerin ihanetini de bilir, gönüllerin sakladığını da…”

Kadın bir dişilik ve bir kişilikle hayat sahnesinde yer alıyor ve hikmet yolculuğunda ona dişiliği de kişiliği kadar lazımdır. Zaten ikisi bir bütündür, ayrıl-a-maz. Gelin görün ki; ikisinden birini seçme handikabına kap(tır)ılan kadın, bugün büyük oranda ‘dişiliği’ seçiyor. Giyim kuşamı ve duruşuyla göze hitap derdinde gönle değil! Oysa emir/uyarı/tavsiye belli ve her iki cinsi kapsar niteliktedir:

“(Ey Resulüm;) Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar! Bu, onlar için en uygun olan davranıştır. Allah yaptıkları her şeyden hakkıyla haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar! Yine söyle ki; mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler.” (Nur /30-31)

Bugün kadının evinin dışında ve özgür(!) bir tutumla gelişeceği kanaati, almış başını gidiyor. Evet, kendi kişiliğini anlamlandırma ve yeteneklerini keşfetme adına dahası hikmet yolunda ilerleme uğruna eğitim alması şarttır. Ancak bunun yerinin günümüz eğitim kurumları olmadığı aşikârdır.

Gayet açık ve nettir ki; “iffet ve edebini kapıda bırak öyle gel” diye bas bas bağıran bir zihniyetin ürünü mekânlarda, bu gün genç kız ve kadınlarımız yer edinme uğraşı veriyor. Sorsanız ilim öğreniyor, kendini geliştiriyor. Ne var ki fıtri temayüllerinin kökünü kurutan bir sistemin elinde can çekişiyor. Öyle ki günümüz ‘okumuş’ ya da bir nebze ‘sosyal çevre’ edinmiş genç kız ve kadınlarının büyük bir kısmı, bebek yerine kedi bakmayı tercih eden bir ‘felsefik’ algıya sahip. Diğer yandan ayeti celileye tercih ettikleri yoz bir tesettürle, imanın bir şubesi olarak ifade buyrulan hayâyı ellerinin tersiyle iten bir yaklaşımla, yeni/çağdaş bir ‘mümin kadın’ profili çizme hevesi de göze çarpıyor, ne yazık ki.

Ama doğru ya; şahsiyeti yara almış bir kadın, bebek büyütmenin, billur sesiyle ninniler söylemenin hazzına nasıl ersin de esasında kendisinin o minicik yavruya, onun gönlüne tattıracağı emsalsiz duygulara muhtaç olduğunu kavrasın?

İffetini rafa kaldırmış bir kadın, tüm hücreleriyle Allah’ın ayetinin bir tecellisi olduğunun bilincine nasıl ersin de tesettürünü tüm kem nazar ve hislere karşı bir kalkan olarak, gururla ve iştiyakla üzerinde taşısın?

Özgürlüğü evinin dışında arayan (bulacağını sanan) kadın, sevginin izdüşümlerini ve sıcaklığını göğsünün sol yanında en sıcağından nasıl hissetsin de kadınlığının zevkine varsın? Eş olmanın, bir olmanın, bütün olmanın sükûnete ve huzura açılan kapısını nasıl aralasın? İnsan yetiştirmenin ehemmiyetini nasıl kavrasın? Fikirlerini, dünya görüşünü, kazanım ve tecrübelerini aktaracağı kendinden bir parçayı nasıl sabırla beslesin/büyütsün/eğitsin?

Böyle bir kadın, mutfağında birbirinden lezzetli yemekler/tatlılar pişirmeyi… Evinin rahatında (ve muhafazasında) birbirinden şık, alımlı kıyafetler giymeyi… Odasında yüzünün tonuna ve şekline en uygun bir formatta süslenmeyi… Helalinin gönlüne taht kurmayı… Birlikte güzel anılar biriktirip özel anlar yaşamayı ne kadar önemser ki! Tüm bunların, indinde nasıl bir yeri ola ki!

Oysa aynı kadın, o şahsiyeti yara ala ala pörsüyen kadın; çalışma hayatında, eğitim alanlarında ve sosyal çevresinde bunları mecburen yapıyor. Bilerek yapıyor ama severek ve isteyerek olduğunu sanmıyorum! Güzel ve alımlı giyinmezse yer edinemeyeceğini, çirkin/bakımsız yaftası yiyeceğini biliyor. Lezzetli ikramlar yapmazsa beceriksiz damgası… Modaya uygun yoz bir giyimi kuşanmazsa ‘gerici’ ithamı… Orda burada gezip bol keseden harcamazsa ‘ezilmiş’ hitabı… Erkek kadın karışık ortamlarda rahatça bulunmazsa ‘sıkılgan/utangaç’ kırbacı…

Bilip bilmediği özellikle de revaçta olan hemen her hususta söz söylemezse ‘gündemden bihaber’ olarak lanse edileceğini de biliyor. Bu yüzden gece yarılarına kadar kafelerde ve gayrı meşru ortamlarda bulunmaktan gocunmuyor. Bu en vahim olanı zira zinanın, boşanmaların, aldatmaların, ahlaksız ilişkilerin temellerinin ciddi oranda bu tarz erkek kadın karışık ortamlarda atıldığı su götürmez bir gerçektir!

Asıl üzüldüğümüz nokta, kızlarımızın/kadınlarımızın günden güne yaralanan şahsiyetleri… Buna mukabil üste çıkmaya çalışan, ayetleri kendilerince tevile yeltenen yaklaşımları masum bulmamakla beraber çözüm yolları üretme adına bir gayret içine girmemiz elzemdir!

Mümin kadın, şahsiyetini muhafaza edecek güç ve liyakate sahiptir! Yeter ki; Rabbinin buyruklarına kulak tıkamasın… Yeter ki; iffet ve izzetine halel getirmeye can atan odaklara, tüm içtenliği ve dirayetiyle karşı çıksın… Ve yeter ki; şahsiyet inşasına nerden ve ne şekilde başlayacağına dair Kur’an ve sünnete ittibadan bir an bile ayrılmasın…

Elif Yüksek | Nisanur Dergisi | 79. Sayı | Haziran 2018

Yorum yap